-

| 0 yorum ]



Bağdatlı Ruhî,

(?-1605) Osmanlı Divan edebiyatı şairi. Terkib-i Bend'i ile ünlüdür.

16. asrın büyük şairlerinden biri olan Bağdatlı Ruhi’nin asıl adı Osman’dır. Bu şairin, Kanuni ordularıyla Bağdat’a giden Anadolulu bir askerin oğlu olduğu bilinmektedir. Divanındaki şiirlerinden kendisinin de bir sipahi olduğu anlaşılmaktadır. Şairin, tezkireci Ahdi, Fuzûlî’nin oğlu Fazlı ile ve yine başta Bağdat şairleri olmak üzere devrinin birçok devlet büyüğü, alim ve şairi ile arkadaşlıkları ve dostlukları olmuştur. Ruhi’nin etkisi altında kaldığı şairler arasında Fuzûlî’nin önemli bir yeri vardır. Askerliği, savaş meydanlarındaki zaferleri öven, Türk kahramanlık şiirleri arasında da yerini almış lirik manzumelerine karşın Ruhî, eserlerinde ortaya koyduğu tenkit ve fikirleri ile dikkat çekmektedir. Şiirlerinde kullandığı dilin sadeliği, halk kelime ve tabirlerini zevk ve alışkanlıkla kullanışı orduya mensup saz şairlerinin üslubunu andırır. Özellikle gezip yaşadığı Irak ve Şam bölgelerindeki idari sistemin ve sosyal hayatın; din ve ahlak anlayışının aksayan taraflarından yola çıkarak söylediği satirik mısralar (eleştirici bir anlatım) Ruhi’nin diğer şiirlerinde de görülür. Fakat onun bu sahada en tanınmış ve çığır açmış eseri, 17 bent halinde kaleme aldığı, büyük Terkib-i Bend manzumesidir. Ruhi’nin Terkib-i Bendi daha 17. asrın ilk yıllarından başlayarak büyük takdir ve alaka toplamış ve Türk Divan Edebiyatında özel bir terkib-i bend tarzı oluşmuştur. Başta Şeyh Galip olmak üzere Ziya Paşa ve Muallim Naci gibi gerek Divan gerek Tanzimat Edebiyatının önemli şairleri tarafından bu Terkib-i Bende nazireler yazılmıştır. Ruhi’nin amel-i Bendi, Divanından ayrı olarak birkaç defa basılmıştır.

Zaman zaman, Divan şiiri geleneği içinde lirik şiirleri bulunsa da Bağdatlı Ruhi denince akla "tefekkür" şiiri gelir... 17 bend halinde yazdığı "TERKİB-İ BEND" i çok ünlüdür.

Yaşamı hakkında pek bilgimiz yoktur. Şiirlerinden babasının Bağdat'ı fetheden sipahilerden olduğu, kendisinin de bir sipahi olduğunu öğreniriz.  Bir rivayete göre Bağdatlı Ruhi'nin Fuzuli ile tanıştığı sanılmaktadır...




EDEBİ YÖNÜ

Mevlevi tarikatına bağlı açık sözlü usta bir şairdi. Mevelevi olduğunu iddia edenlerin yanı sıra bazı araştırmacılara göre de Bağdatlı Ruhi Hurufi inancına sahip bir şair olarak kabul edilmektedir.

Divan edebiyatında halk için ahlak ve hiciv şiiri yazanların önde gelenlerindendir. Acı hakikatleri açıkça söylemekten çekinmez, dindar geçinen iki yüzlülerin iç yüzlerini gösterirdi. Basit insanların kibirlerinden, bir çok zenginlerin bencil ve insafsız oluşlarından, kötü davranışlarından şikayetçi olurdu. Hatta gördüklerini Türk töresi, beşeri hükümler ve gerçek İslamiyet açılarından cesur, samimi diliyle yeri geldikçe tenkid eder, eleştirirdi. Şiirlerinde devrindeki Türk halkının bütün değer hükümlerini dile getirmiştir. Çok seyahat ettiğini ve sırf görmek, bilmek, sevmek için gezdiğini şu beytiyle ifade etmektedir:

Devreylemedik yer komadık bir nice yıldır
Uyduk dil–i divaneye dil uydu hevaya


Bağdatlı Ruhi'nin en çok etkilendiği şair hiç kuşkusuz Fuzuli'dir, Fuzuli'nin oğlu Fazlı ile de arkadaşlık kurmuştur. Revaçta olan aşk, kahramanlık gibi konular üzerine yazmaktansa yaşadığı bölgelerin idari sistemlerinin meseleleri, toplumun sorunlu ve eksik noktaları, yanlış din anlayışı gibi konularda, eleştirel bir stilde yazmıştır. Hiç kuşkusuz Bağdatlı Ruhi'nin en ünlü ve önemli eseri Terkib-i Bend isimli manzumesidir. 17 bendlik bu ünlü manzumeye Şeyh Galip, Ziya Paşa gibi Türk Edebiyatının önemli isimleri nazireler yazmıştır.

Rûhî'nin eserlerini inceleyerek bazı ipuçlarını değerlendiren ve şâir hakkında klişe halinde tekrarlanan yargıları eleştiren Abdülbaki Gölpınarlı'nın ortaya koyduğu bilgilere göre, Ruhî gezgin bir derviş değil, bir askerdir, sipahidir. Şâirin gezip dolaşması da, ünlü terkib-i bendinde söylediği gibi:
 Devreylemedik yer komadık bir nice yıldır
Uyduk dil-i dîvâneye dil uydu hevâya

şeklinde değil, görevi gereği olmuştur. O, Bağdad Valisi Süleyman Paşa'nın, Osman Paşa'nın, Hasan Paşa'nın emrinde savaşlara girmiş,

Düşmana baş eğdirir şemşîr-i hun-efşânımız
Himmet eylerse eğer serdâr-ı alî-şânımız

Olmazız ceng etmeden halı sipâhî kısmıyuz
Yoğrulubdur kan ile rûz-ı ezelden nâmımız

beyitlelerinde anlattığı şekilde hem savaşmış, hem dolaşmış. hem de şiirlerini yazmıştır. 


Ruhî, Divân Edebiyatımızın topluma ve toplum olaylarına dönük güçlü şâ­irlerinden biridir. Onun tenkitçi ruhunu destekleyen herhalde asker oluşu, savaşçılığı olmuştu. Hurûfî olmasına rağmen mutasavvıf bir şâir de değildir. Halkın diline, ko­nuşma diline yakın bir dil kullanmış, imkân nisbetinde halkın dertlerine de eğilmiştir. Nazım tekniğinde yer yer aksamalar görülür. Söz ve anlam oyunlarına düşkünlüğü yoktur. Samimî bir edaya ulaşmaya çalışır.

Ruhî, onyedi bentlik Terkib-i Bendiyle ün kazanmış­tır. Ziya Paşa'nın Rûhî'ye nazîre olarak yazdığı terkib-i bend, oldukça yaklaşmış ise de Rûhî'ninkine erişememiş­tir. Ancak Rûhî'yi sadece terkib-i bend şâiri olarak tanı­mak hatalı olur. Ruhî güzel Gazeller de yazmış bir kişi­dir. Samimiyeti, dilinin sadeliği gazellerine değişik bir çeşni verir. Terkib-i bendinde ve Kasidesinde olduğu gibi gazellerinde de eski toplum hayatının değer yargılarını ve bazı özellikle­rini bulmak mümkündür.http://www.edebiyatsanat.com/) 

Ruhî, eserlerinin tümü bir bütün olarak gerektiği gi­bi üzerinde durulup değerlendirilmemiş önemli ve orijinal bir şâirdir. 

GAZEL: Andım Ağladım


Sanmanız kim mihnet-i hicranı andım ağladım
Zevk-i vaslıyla geçen devranı andım ağladım

Gösterip cevrinden ağyara şikayet suretin
Subh olunca dün gece cananı andım ağladım

Vaiz eşkim havf-ı duzahdan sanır bilmez ki ben
Dilde olan ateş-i suzanı andım ağladım

Kimi tiğinden kimi hançerinden ağladı
Ben biraz ol gamze-i fettanı andım ağladım

Dam-ı gamdan olduğumdan giryemi sanman ki yar
Gayrılarla ettiği seyranı andım ağladım

Arz-ı mihrinden rakibin hande el verdi bana
Dildeki suz-ı gam-ı pinhanı andım ağladım

Himmet-i hubanı gördüm zikr eder erbab-ı aşk
Sevdiğimden gördüğüm ihsanı andım ağladım

Ruhiya gülşende gördüm gülden ağlar andelip
Ben heman ol gonce-i handanı andım ağladım





Terkib-i Bend 1-


Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehli harâbâtdanız mest-i Elest'iz
Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanır lîk
Bizi mâil-i bûs-ı leb-i câm ü kef-i destiz
Sadrın gözedüp neyliyelim bezm-i cihânın
Pây-ı hum-ı meydir yerimiz bâde-perestiz
Mâil değiliz kimsenin âzârına ammâ
Hâtır-şirken-i zâhid-i peymane-şikestiz
Erbâb-ı garaz bizden irâğ olduğu yeğdir
Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şastız
Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyız
Âlâlara âlâlanırız pest ile pestiz
Hem-kâse-i erbâb-ı diliz arbedemiz yok
Meyhânedeyiz gerçi velî aşk ile mestiz
Biz mest-i mey-i meygede-i âlem-i cânız
Ser-halka-i cem'iyyet-i peymâne-keşânız


 İkinci Bend


Sâki getir ol badeyi kim dâfi-i gamdır
Saykal vur o mir'âta ki pür-jeng-i elemdir
Dil-besteleriz bizden irâğ eyleme bir dem
Ol bâdeyi kim nûr-ı dil ü dîde-i Cem'dir
Ey hâce fenâ ehline zinhâr ululanma
Dervîşi bu mülkün şeh-i bî-hayl ü haşemdir
Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir
Gel doğrulalım meygedeye rağmına anın
Kim bâr-ı riyâdan kad-i bergeştesi hamdır
Mey sun bize sakî biziz ol kavm ki derler
Rindânı sabûhî-zede-i bezm-i kıdemdir
Bu nazmı Peyâmî'den işit hâle münâsip
Kim zübde-i yârân-ı sühandân-ı Acem'dir
'Mâ rindî sabûhî-zede-i bezm-i Elestim
Pîş ez-heme sâgar-keş ü bîş ez-heme mestîm'¹


 Üçüncü Bend


Sâki getir ol badeyi kim dâfi-i gamdır
Saykal vur o mir'âta ki pür-jeng-i elemdir
Dil-besteleriz bizden irâğ eyleme bir dem
Ol bâdeyi kim nûr-ı dil ü dîde-i Cem'dir
Ey hâce fenâ ehline zinhâr ululanma
Dervîşi bu mülkün şeh-i bî-hayl ü haşemdir
Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir
Gel doğrulalım meygedeye rağmına anın
Kim bâr-ı riyâdan kad-i bergeştesi hamdır
Mey sun bize sakî biziz ol kavm ki derler
Rindânı sabûhî-zede-i bezm-i kıdemdir
Bu nazmı Peyâmî'den işit hâle münâsip
Kim zübde-i yârân-ı sühandân-ı Acem'dir
'Mâ rindî sabûhî-zede-i bezm-i Elestim
Pîş ez-heme sâgar-keş ü bîş ez-heme mestîm'¹




Dördüncü Bend


Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der
Meyhânede ister yıkılup olmağı vîrân
Biçare harabatta abat olayın der
Elden komasın gül gibi câm - meyi bir dem
Her kim ki bu gamhânede dilşâd olayım der
Bir serv kadin bende-i efkendesi olsun
Âlemde o kim gussadan âzâd olayım der
Ömrün geçürüp kûh-ı belâda dil-i şeydâ
Berhemzen-i hengâme-i Ferhâd olayım der
Vasl istemeyüp hecr ile hoş gitdiği bu kim
Miskin gam-ı cânâneye mu'tâd olayım der
Gezdi yürüdü bulmadı bir eğlenecek yer
Min-ba'd yine âzim-i Bagdâd olayım der
Bagdâd sadeftir güher-i dürr-i Necef'tir
Yanında anın dürr ü güher seng-i hazefdir


Beşinci Bend


Ol gevher-i yektâ ki bulunmaz ana hemtâ
Gelmez sadef-i kevne bir öyle dür-i yektâ
Ol zat-ı şerife yaraşır da'vî-i himmet
Kim oldu ne dünya ana maksûd ne ukbâ
Kim derk eder anı ki ola zânına ma'lum
Remz-i kütüb-i medrese-i alem-i bâlâ
Ol zahidin ağlar yer ü gök haline yarın
Kim içmeye destinden anın câm-ı musaffa
Bir noktadadır sırrı dedi çâr kitabın
Ol çârdadır sırr-ı kütüphane-i eşya
Ol nokta benim dedi dönüp remzini seyret
Ya'ni ki benim cümle-i esmâya müsemmâ
Çün hisse imiş kıssadan ehl-i dile maksûd
maksûd nedir anla bil ey ârif-i dânâ
Hep mağlata vü lâklâkadır bâtın u zâhir
Bir nokta imiş asl-ı sühan evvel ü âhir


Altıncı Bend




Vardım seher-i ta'at içün mescide nâgâh
Gördüm oturur halka olup bir nice gümrâh
Girmiş kemer-i vahdete almış ele tesbîh
Her birisinin vird-i zebânı çil ü pencâh
Dedim ne sayarsız ne alırsuz ne satarsız
K'asla dilinizde ne Nebî var ne hod Allâh
Dedi biri kim şehrimizi hâkim-i vakti
Hayretmek içün halka gelür mescide her gâh
İhsânı ya pencâh u ya çildir fukaraya
Sabreyle ki demdir gele ol mîr-i felek-câh
Geldiklerini mescide bildim ne içündür
Yüz göndürüp anda dedim ey kavm olun âgâh
Sizden kim ırâğ oldu ise Hakk'a yakındır
Zira ki dalâlet yoludur gitdiğiniz râh
Tahkîk bu kim hep işiniz zerk ü riyâdır
Taklîddesiz ta'atınız cümle hebadır




Yedinci Bend


Dünyâda denîlerden idersün taleb-ı kâm
Ey hâm-tamâ niceye dek bu tamâ-ı ham
Bir nâ-halefi cübbe vü destâr ile görsen
Eylersün anun cübbe vü destârına ikrâm
Nakşın çıkarup eylemedin zâtını malûm
Başlarsun ana eylemeğe hâlüni i’lâm
Cerrâr deyü virmez olur Tanrı selâmın
Şermende ider eylese sana bir habbece in’âm
Vay er olasun hırkada nâmun ola dervîş
Mülhid deyü yandurmağa eyler seni ikdâm
Yazık sana kim eyleyesün hırs u tamâ’dan
Bir habbe içün kendüni âlemlere bed-nâm
Yok sende kanâat gözün aç olduğu oldur
Rızkun irişür yohsa eğer subh eğer şâm
Et lokması lâzım mı toyurmaz mı seni nân
Zehr olsun o lokma k’ola pesmânde-i dûnân


Sekizinci Bend


Ebnâ-zamânın talebi nâm u nişândır
Her biri tasavvurda fülân ibn-i fülandır
Güftara gelüp söyleseler cehl-i mürekkep
Zu'munca velî her biri bir kutb- zamândır
Erbab-ı hıred zerre kadar mu'tekid olmaz
Ol mürşide kim mu'tekad-ı bî-hiredândır
Taklid ile seccade-nişin olmuş oturmuş
Tahkikde ammâ hâr-ı bigsîste-inândır
Dermiş bana keşf oldu rümûzat-ı hakikat
Vallahi yalandır sözü billahi yalandır
Kendinden ırâğ ol düşüp ardına yorulma
Ol bî-haberin gitdiği yol zann u gümândır
Ey tâlib-i tahkîk eğer var ise derkin
Gûş et bu sözü kim haber-i ba-hâberândır
Zinhâr unutup bildiğini düşme inada
Bir pire yapış kim eresin sırr-ı maada

       İLGİLİ SAYFALAR
BAKİ'DEN SEÇMELER
Şeyyat Hamza, Hayatı, EdebiYön
FUZULİ'NİN EN SEÇKİN ŞİİRLER
Taşlıcalı Yahya, Hayatı, Eserleri,
Ali Şir Nevai, Hayatı, Eserleri

| 0 yorum ]



Türkî-î basit, basit türkçe demektir. Sadece Türkçe kelimelerden oluşmuş ya da ağırlıklı olarak Türkçe kelimelerden oluşmuş unsurlara denir.

Türkçe kelimelerle şiir söyleme gayreti XVI. yy'da Tatavlalı Mahremi, Aydınlı Visâlî, Edirneli Nazmî tarafından oluşturulmuş bir akım, bir ekoldür. Bu üç şairin özellikle Türkçe kelimeleri kullanarak yeni bir akımı ortaya attıkları görülmekteydi. Ancak yapılan son çalışmalar aslında Türkî-î basit diye bir akımın olmadığını bunun Mahallileşmenin bir başlangıcı olduğunu ortaya koymuştur.
XVII. yy'da Şeyhülislâm Yahya'nın da bu akımı destekleyen şiirler yazdığı bilinmektedir. Şiirlerinde sade bir Türkçe kullandığını görürüz.

XVIII. yy'da Mahallileşme artık bir akım özelliği kazanmış ve tamamen etkisini göstermeye başlamıştır. Bu dönemin en olgun temsilcisi ise Nedim'in olduğunu görmekteyiz.
XIX. yy'da İvazpaşazâde Atayî, Sarıca Kemal ve "Safî" mahlasıyla şiirler söyleyen Cezerî Kazım Paşa gibi şairlerin şiirlerinde bir yerlileşme arzusu görülmüştür. Bu durum XIX. yy'da Necati Bey ile asıl en büyük temsilcisini bulmuştur.
Necati Bey edebiyatımızda Mesel-gûl gûy adıyla anılan bir şairdir. Mesel-gûl gûy ifadesi misâl getiren, misâl söyleyen demektir. Necati Bey'in şiirlerine baktığımızda atasözleri ve deyimlerin çok sık kullanıldığını görürüz. Bu adla anılmasındaki diğer bir sebep ise O'nun bu özelliğidir. Şiirlerinde bu atasözleri ve deyimlerin yanı sıra günlük dilden gelen unsurları da edebi dil içerisine sokmuştur.
Sonraki dönemlerde ise Bakî'nin bu tarz şiirleri olduğunu görmekteyiz. Bakî de İstanbul Türkçesini ve bunun unsurlarını şiirlerine yansıtmıştır. Bu yy'da mahallileşmenin diğer bir temsilcisi olarak anılmaktadır.
Konular divan şiirinin konularıdır, ölçü olarak da aruz kullanılıştır. Ama gerek sözcük dağarcığı, gerekse ad ve eylem bildiren sözcüklerin çekimleri bakımından bu şiirlerin değeri yadsınamayacağı gibi Arap-Fars etkisindeki divan şiirine bir tepki olduğu da gözden uzak tutulamaz. Ayrıca Türkçeye yöneliş, Nazmi'yi, halk şiirlerinde çokça görülen cinas örneklerine itmekle kalmamış, benzetmelerde yaşadığı çevreden, yaşamdan yararlanmasına da yol açmıştır. Yine de,"Yargılanmak umusun komayalım gel Nazmi
Ki çalap kullarını suç ile yindek karamaz"
benzeri, yabancı sözcükler kullanmadan, salt Türkçe şiirler yazılabileceğini de kanıtlamayı amaçlayan bu eğilim yaygınlık kazanamaz. Bunun nedeni, yalnız anılan ozanların güçsüzlüğünde değil, yetiştikleri çevrede, içinde bulundukları yazın ortamında, divan şiirinin dünyasından kopamayışlarında da aranmalıdır.
XVIII. yüzyılın sonunda Nedim'le belirginlik kazanan yerlileşme eğilimi ise öze ilişkindir. Nedim'in divan şiirine yenilik getirdiğini söyleyenler, kalıpları kırdığını, bilinen mazmunlarla yetinmediğini, yaşamı yansıttığını, yalın, akıcı bir söyleyişi olduğunu; şiirlerinde neşe ve alayın, ten zevkinin dile getirildiğini söylerler. Ama ondan önceki divan şiirine bakıldığında, bu sayılanların hiç de yeni olmadığı görülür. Dahası Nedim'deki neşeyi ve alaycılığı Baki'de bile bulabiliriz. Hele Rumelili ozanlarda yerlilik, neredeyse genellenebilecek bir özelliktir. Kısacası Nedim'i gelenekten koparmak olası değildir. Ama onun şiirini, divan geleneği içine oturttuktan sonra "kendi içinde ele alacak olursak, onda kendisinden önce gelenlerden, hatta çağdaşlarından ayrılan, realite ile hepsinden başka ve çok daha sıcak bir şekilde kaynaşmış bir tarafın da bulunduğu görülür" (Ahmet Hamdi Tanpınar).
Başka bir söyleyişle Nedim, dış dünyadan aldıklarını duyduğu gibi verir. İzlenimlerini ve gözlemlerini soyutlaştırarak bir süs biçiminde kullanmaz. Minyatürle resim arasındaki ayrım neyse, kendinden öncekilerle Nedim arasındaki ayrım da odur. Yeni mazmunları, yeni benzetme ve buluşları bir yana, divan yazınının ölü sevgilisini canlandırır. Onunla kendisi arasında öyle bir ilişki kurar ki, dünya dışı varlığın kıpırdadığı, soluk aldığı görülür. Asıl yeni olan da budur. Nesnelerle, genel anlamda dünyayla kurulan bağ, yaşama karşı takınılan tutum onu yeni yapar. Nedim'in şarkı biçimini yeniden canlandırması, bu biçimin en güzel örneklerini vermesi de bu tutuma bağlanmalıdır. Yansıttığı dünya ne ölçüde gerçekse, gerçekliğe yaklaşırsa; duyguları ne ölçüde içten ve yürekten geliyorsa, dili de o ölçüde gerçeğe yaklaşır. İstanbul Türkçesi'nin en güzel örnekleri sayılabilecek,
"Sen böyle soğuk yerde niçin yatar uyursun
Billahi döğer dur hele dayen seni görsün
Dahı küçüceksin yalınız yatma üşürsün
Serd oldu heva çıkma koyundan kuzucağım"
benzeri yüzlerce dize buna örnek gösterilebilir. Ayrıca divanında rastlanan heceyle yazılmış bir türkü, tek örnek olsa da, kimi denemelere giriştiğini göstermesi açısından ilginçtir.
Ama Nedim'in açtığı bu çığır da yaygınlık kazanamaz. Geleneğin dışına çıkamaz çünkü. Ardında onu hazırlayan ya da dayanabileceği yeni bir düşünce devinimi, kültürel bir birikim yoktur. Lale döneminin (1718-1730) ozanıdır ve dönemin Patrona Ayaklanmasıyla kapanması onun da sonu olur. Bir başka büyük ozanın, Şeyh Galip'in (1757-1799) Nedim öncesi şiirle bağlantı kurması ve Sebk-i Hindi'den etkilenmesi, onun şiirinin yanlış yorumlanmasına, salt uçarı özüyle ve dış görünüşüyle alınmasına yol açar.

Mahallileşmenin Özellikleri

*Özellikle halkın konuşma dilinden bazı unsurlar şiire girmiştir.
*Atasözlerine ve deyimlerin kullanılmasına ağırlık verilmiştir.
*Yerlileşme çabası hâkimdir.
*Dil son derece sadedir; Arapça ve Farsça kelimelerin kullanımı çok azdır ve terkîblerin sayısı da oldukça azalmıştır.

| 0 yorum ]



  • Nesir diliyle anlatılan bu ürünler bir tez ve karşı tezden oluşur. Başlan­gıç, gelişme ve sonuç bölümleri vardır.

  • Sorunlar karşılıklı konuşmalar ve tartışmalarla sonuca bağlanır. Sonuç bölümünde hisse vardır. Her fıkrada mutlaka yer alan bu hisse bölümü hüküm ifadesi taşır. Gül­me, hiciv ve hikmetli sözler taşıyan çatışma bölümü fıkranın estetiğini oluşturan temel unsurdur.
  • Mantığı zorlamayan bir karakterde olan Türk fıkraları kıssadan hisse (anlatılanlardan pay, sonuç çıkarma) amacıyla söylenmiştir.
  • Nasrettin Hoca fıkra tipi, Anadolu halkının yarattığı, genelde Anadolu insanını simgeleyen bir tiptir. Ezenler, ezilenler, sömürenler, sömürülenler, devlet ileri gelenleri (sultanlar, hakanlar, beyler, kadılar, müderrisler, ho­calar...), halktan insanlar, kadınlar, gençler, çocuklar, değişik mesleklerden insanlar bu tiplerden bazılarıdır. Bir de çevresindeki eşyalar, nesneler, hayvanlar (özellikle de Hoca'nın eşeği)...
  • Nasrettin Hoca fıkraları, sözlü gelenekte yaşamış, ancak ölümünden birkaç yüzyıl sonra yazılı ürünlerde görülmeye başlanmıştır. Bu neden­le Nasrettin Hoca fıkralarının kaynaklarını tam olarak bulup ortaya koy­mak pek kolay değildir.
  • | 0 yorum ]



    Enveri
    On beşinci yüzyılda yaşamıştır. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Düsturname isimli eserinden anlaşıldığına göre, Fatih Sultan Mehmed ve İkinci Bayezid Han devirlerinde yaşamıştır. Veziriazam MahmudPaşanın maiyetinde Eflak, Midilli ve Bosna seferlerine katılmıştır. Arabi ve Farisi lisanlarını öğrendi.

    Eserleri:

    Düsturname; Mahmud Paşanın emriyle 1564-65 senesinde tamamladı. Eser, manzum tarih kitabıdır. Mükremin Halil Yınanç tarafından neşredilmiştir.

    Teferrücname isimli eserini Fatih Sultan Mehmed Han için yazmıştır. Enveri, şair olmaktan çok tarihçi olarak tanınır.

    | 0 yorum ]



    15. yüzyılın Amasyalı divan edebiyatı şair ve yazarı, devlet adamı.
    Daha ziyade nesirleriyle tanınan Tacizade'nin; Türkçe, Farsça kaside ve gazelleri de vardır. Daha çok İstanbul ve güzelliklerini anlattığı Hevesname adlı mesnevisi ile hatırlanmaktadır. Ayrıca II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim zamanlarında nişancılık ve kazaskerlik gibi idari görevleri de üstlenmiştir. Ancak 1515 yılında İran Seferi dönüşünde Sultan Selim tarafından, askeri itaatsizliğe sevketmekten suçlu bulunmuş ve idam edilmiştir.

    Eserlerinden bazıları:

    • Hevesname
    • Mahruse-i İstanbul Fetihnamesi
    • Münşeat
    • Türkçe ve Farça şiirlerini topladığı divanı

    | 0 yorum ]


    1944'de, Söke'li bir polis memurunun altıncı çocuğu olarak Kayseri'de dünyaya gelir. İlk ve orta öğrenimini Kastamonu, Çankırı ve Ankara'da tamamlar.
    Öncelikle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'nde okuduysa da mezun olacağı okul Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı olacaktır. On sekiz yıl Devlet Konservatuarı'nda Fransızca okutmanlığı yapar, ilk şiiri 1963'de Yelken Dergisi'nde yayınlanır.

    Bu tarihle birlikte ; yazın, düşün ve sanat dünyasındaki serüvenine başlamıştır. İlk kitabı Geceleyin Bir Koşu'yu 1966 yılında, büyük yankılar uyandıran ikinci kitabı Evet, İsyan'ı ise 1969 yılında yayımlar. 1970'de yakın arkadaşı Ataol Behramoğlu ile birlikte Halkın Dostları dergisini çıkarır. 1974 yılına gelindiğinde ise , o zamana dek içerisinde bulunduğu ve savunduğu sosyalist düşünce çizgisini geride bırakarak fikri ve ruhi bir değişim yaşayacaktır. Bu tarihten sonra yazı ve sanat hayatına, İslami düşünce çerçevesinde devam eder. Bu düşünce yapısı aynı zamanda ona yeni sorumluluklar da yüklemiştir. Bu sorumluluk bilinci ile 1977'de Yeni Devir gazetesinde günlük fıkralar yazar, yine aynı gazetede Abdullah Çıdamlı müstear ismi ile çeviriler yapar, Pazar günlerine özel kültür sayfaları hazırlar. 1985 yılında Milli Gazete'de Cuma Mektupları'na, 1997 yılında Yeni Şafak Gazetesi'ndeki günlük fıkralarına başlar. Yazdığı deneme kitabı Taşları Yemek Yasak ile Türkiye Yazarlar Birliği Deneme ve 2005'de üstün hizmet ödülünü kazanır. 1995'de Şilili Ozan Gabriela Mistral nişanı alır. Siyasi yazıları 2003 yılına dek kısmi aralıklarla çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmıştır. Halen İstiklal Marşı Derneği'nin genel başkanlık görevini yerine getirmektedir.

    Evli ve dört çocuk babası, iki çocuk dedesi İsmet Özel, Çengelköy'deki evinde düşünce ve sanat hayatına devam etmektedir.


    Eserleri

    Şiir

    Geceleyin Bir Koşu (1966),
    Evet İsyan (1969),
    Cinayetler Kitabı (1975),
    Şiirler 1962-74 (1980),
    Şiir Kitabı (1982),
    Celladıma Gülümserken (1984),
    Erbain (1987),
    Bir Yusuf Masalı (2000).
    Of Not Being A Jew (2005) 

    Deneme, Söyleşi, Mektup

    Üç Mesele (1978),
    Şiir Okuma Kılavuzu (1980),
    Zor Zamanda Konuşmak(1984),
    Taşları Yemek Yasak (1985),
    Bakanlar ve Görenler (1985),
    Faydasız Yazılar (1986),
    İrtica Elden Gidiyor (1986),
    Surat Asmak Hakkımız (1987),
    Tehdit Değil Teklif (1987),
    Waldo Sen Neden Burada Değilsin? (1988),
    Sorulunca Söylenen
    Cuma Mektupları (1-10)(1995-2004),
    Tahrir Vazifeleri
    Neyi Kaybettiğini Hatırla(1994)
    Ve'l-Asr,
    Bilinç Bile İlginç,
    Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar (1995),
    Tavşanın Randevusu(1996)
    Kırk Hadis(2004)
    Henry Sen Neden Buradasın? 1-2 (2004)
    Kalın Türk (2006)
    Çenebazlık (2006)

    Çeviri

    Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri - William Ebenstein
    Gariplerin Kitabı - Ian Dallas
    Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek - Norman Itzkowitz
    Bilim Kutsal Bir İnektir - Anthony Standen
    Cihad- Bir Temel Tasarım - Abdülkadir Es-Sufi 

    | 0 yorum ]


    13 Nisan 1942’de İstanbul Çatalca’da doğdu. İlköğrenimini Kars ve Çankırı’da yaptı. 1966′de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1962′de Türkiye İşçi Partisi’ne girerek ilk örgütlenme çalışmalarına katıldı. “Fikir Kulüpleri Federasyonu”nun (FKF) kurucuları arasında yer aldı. “Dönüşüm” dergisininin kuruluş çalışmalarına katıldı, sahipliğini üstlendi. 1970′te İsmet Özel’le birlikte “Halkın Dostları” dergisini çıkardı. Aynı yıl İngiltere’ye, daha sonra Fransa’ya gitti. Paris’te gece kulübü bekçiliği, otel katipliği, öğretmenlik yaptı.
    1972′de Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Sovyet edebiyatı üzerine inceleme yaptı. 1974′te Türkiye’ye döndü. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda dramaturg olarak çalıştı. 1975′te kardeşi Nihat Behram’la birlikte “Militan” dergisini kurdu. “Sanat Emeği” dergisinin kurucuları arasında yer aldı. 1979′da Türkiye Yazarlar Sendikası’nın genel sekreteri oldu. Yayınevlerinde çalıştı.
    12 Eylül harekatından sonra 1982’de Barış Derneği Davası nedeniyle 10 ay tutuklu kaldı. 1984’te Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı Centre de Poetique Comparee bölümünde Türk ve Dünya Şiiri üstüne seminerler izledi, çalışmalar yaptı. İlk şiirleri “Ataol Gürus” takma adıyla Yeni Çankırı, Yeşil Ilgaz, Çağrı gibi yerel gazete ve dergilerde yayınlandı.
    Yükseköğrenimi sırasında Yapraklar, Dost, Evrim, Ataç gibi dergilerde çıkan şiirleriyle dikkat çekti. Bu dönemin şiirlerini biraraya getiren ilk şiir kitabı “Bir Ermeni General” 1965′te basıldı. Gençlik dönemi şiirlerinde Orhan Veli, Attilâ İlhan ve İkinci Yeni şiirinin ortak özellikleri etkin. Gerçek şiir kimliği 1965-1971 arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Yeni Dergi ve Halkın Dostları’nda çıkan şiirleriyle oluştu. Bu şiirlerde toplumcu, etkin bir edebiyat anlayışının örnekleri yer aldı.
    Toplumcu gerçekçi şiir ilkelelerine yöneldi, şiirini yeni biçim ve tema arayışlarıyla besledi. Çevirileriyle de dikkat çekti. Edebiyat ve kültür üzerine yazdıkları, antoloji ve diğer çalışmalarıyla kuşağının önde gelen yazarları arasına girdi.


    Eserleri

    Şiir:
    Bir Ermeni General (1965)
    Bir Gün Mutlaka (1970)
    Yolculuk Özlem Cesaret ve Kavga Şiirleri (1974)
    Ne Yağmur… Ne Şiirler… (1976)
    Kuşatmada (1978)
    Mustafa Suphi Destanı (1979)
    Dörtlükler (1983)
    İyi Bir Yurttaş Aranıyor (1983)
    Eski Nisan (1987)
    Türkiye Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum (1985)
    Kızıma Mektuplar (1985)
    Şiirler 1959-1982 (1983)
    Bebeklerin Ulusu Yok (1988)
    Bir Gün Mutlaka (1991)
    Sevgilimsin (1993)
    Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var (1991)

    Düzyazı:
    Yaşayan Bir Şiir (1986)
    Şiirin Dili-Anadili (1995)
    Mekanik Gözyaşları (1997)
    Nazım’a Bir Güz Çelengi (1997)
    Kardeş Türküleri (1986)

    Anı:
    Aziz Nesin’li Fotoğraflar (1995)

    Gezi:
    Başka Gökler Altında (1996)

    Oyun:
    Lozan (1992)

    Mektup:
    Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar (1995)

    Antoloji:
    Büyük Türk Şiiri Antolojisi (2 cilt, 1987)