BASININ DOĞUŞU VE GELİŞİMİ
Geniş anlamda basın; her çeşit haberi ve fikri, belirli periyotlarda basarak, topluma
ulaştıran tüm yayın ürünleridir. Günlük basın ürünlerine gazete, haftalık, on beş günlük, aylık
vb. basın ürünlerine de dergi denir.
Tarihin kaydettiği dönemlere kadar uzanabilen bilgimiz, bize insanların toplum içinde
yaşadıklarını, insan hayatının toplum hayatıyla birlikte süregeldiğini göstermektedir. En ilkel
toplumlardan en ileri toplumlara kadar her zaman ve her yerde insanlar aileleri ve çevreleri
ile iletişim halinde olmuştur. Toplumun bireyi olan insan, daima çevresinde olup bitenleri
öğrenmek, kendi başına gelenleri başkalarına duyurmak, bunlar üzerinde düşünmek ve
düşündüklerini de başkalarına iletmek ihtiyacını duymuştur. İşte bu ihtiyaç ;yani yaşanan anda
olup bitenleri öğrenme merakı haberleşme eylemini yaratmıştır.
Biri alıcı, diğeri verici olarak nitelendirilen iki kişi, iki taraf arasında, herhangi bir aracı
olmadan yapılan bu tür haberleşmeye, doğrudan doğruya haberleşme denir. Bu tür
haberleşmenin başlıca özelliği sözlü oluşudur. İki taraf arasında ani ve karşılıklı bir diyalog
kurulmakta, haberin yayılma alanı gerek zaman, gerekse mekân yönünden çok sınırlı
olmaktadır.
Bir haberlerin diğer kişilere ;yani üçüncü şahıslara da aktarılması mümkündür. İşte bu
haberleşme eyleminin en eski, en etkin ve en yaygın aracı, özellikle yazının icadından
günümüze kadar çeşitli aşamalar geçiren ve yirminci yüzyıl dünyasında dördüncü kuvvet
olarak nitelendirilen basındır.
Basını kısaca haberleri toplama ve bu haberleri yayma aracı olarak tanımlayabiliriz.
Konuya bu açıdan bakınca basının ilk insan topluluklarıyla yaşıt olduğunu görmekteyiz.
İnsanlar birbirleriyle haberleşme ihtiyacındadır ve insanlar arasındaki ilk haberleşme
işaretleşme ile başlamıştır. İlkel toplumlarda yüksek tepeler üzerinde ateş yakarak ,(Bazı
Kızılderili kabilelerinde bu gün hâlâ görüldüğü üzere) uzaklardan belirlenecek şekilde duman
çıkartarak, Afrika yerlilerinde olduğu gibi tam tam çalarak, işaretler ve seslerle doğrudan
doğruya yapılan bu kişisel haberleşme yanında, haberlerin ulaştırılmasının mekânla ilgili
olduğu, araya uzun mesafeler girdiği zamanlar, doğrudan doğruya haberleşmenin sosyal bağın
devamlılığını sağlamaktaki yetersizliği anlaşılarak, yaya veya atlı haberciler gönderilmesi
zorunluluğu doğmuştur.
Marka Polo’ya göre, Moğol İmparatorluğu haber ulaştırma işinde iki yüz bin attan
yararlanmıştır. Yunanlıların Persleri yenilgiye uğrattığı haberlerini kırk iki kilometrelik bir
koşudan sonra Atina’ya ulaştıran bir yaya habercidir.
Ancak haberlerin yaya veya atlı haberciler aracılığıyla ve kişiden kişiye aktarılmak
suretiyle iletilmesinde bazı sakıncalar ortaya çıkmış, iletilen haberin anlamının değiştiği, çoğu
kez söylenti haline geldiği, habercilerin haberleri genellikle kendi ihtiyaç ve amaçlarına göre
dönüştürdükleri görülmüştür. Bu sakıncaları ortadan kaldırmak amacıyla bazı toplumlarda
insan hafızasına ağırlık ve önem verilmiş, haberlerin ezberletilmesi yolu seçilmiştir. Örneğin,
İnkaların ülkesi olan Peru’da haberlerin ezberlenerek ulaştırıldığı, habercilerin buluştuğu
haber konaklarının bulunduğu, birbirleriyle bir konakta buluşan habercilerin birlikte diğer
konağa koşana dek haberleri ezberledikleri, tarihi bir gerçektir.
Yazının icadına kadar bu şekilde biçimlenen doğrudan doğruya haberleşme eylemi,
yazının icadından sonra dolaylı haberleşme şekline dönüşmüş, insanlar arasındaki sosyal
ilişkilerin içeriği değişmiş, bu ilişkiler daha karmaşık bir durum kazanmış, yazı haberin
kaynağına dönebilmeyi sağlayan sağlıklı bir araç olmuştur.
Yazının icadından sonra haberleşme eylemi de birçok aşama geçirmiş, daha ileri
toplumlarda uygarlığın evrimine paralel bir gelişim göstererek önce basını, sonra da teknik,
ekonomik, sosyal, hukuki ve kültürel olanaklardan yararlanarak, çağdaş basını oluşturmuştur.
1.1. İlk Çağ’da Haberleşme
İlk Çağ haberleşmesinde karşımıza gazetelerin ataları sayılan elle yazılan duvar
gazeteleri çıkmaktadır;
İsrail tarihçisi Flavius Josephe, Babilonyalılarda kamu ile ilgili olayları günü gününe
yazan vakanüvislerden ve bunları duvar gazetesi halinde şehrin çeşitli yerlerine asan
görevlilerden söz etmektedir. Flavius’a göre bu duvar gazeteleri sonradan fırınlanmış çamur
tabletler olup bu tabletlere doğal ve sosyal olaylar kaydedilmiştir.
Louvre Müzesi’nde saklı bazı Mısır papirüslerinden, İsa’dan 1750 yıl önce III.
Thoutmes’in bakanlarından birinin bir gazetede çıkan yazıyı tekzip ettiği anlaşılmaktadır.
Başka bir papirüs, Firavun Amarsis’in gazetelerin taşlamalarına dayanamayıp kahrından
öldüğünü yazmaktadır. Türen Müzesindeki bir diğer papirüste III. Ramses’e hücum eden
gazetelerden söz edilmektedir. Çinlilerin 4000 yıl öncesinden beri bir çeşit gazeteye sahip
oldukları Voltaire tarafından iddia edilmektedir.
Eski Yunan sitelerinde günlük olaylarla ilgili haberleşmenin nasıl yapıldığı hakkında
kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Agora denilen meydanlarda öğrenilen haberleri halka
bağırarak bildiren ve bunların tartışmasını yapan görevlilerin varlığı bilinmektedir. Bu
sitelerde tarihi olayların yazıldığı Oriler ile günlük olayların yazıldığı Efimeritler ilkel gazete
niteliğindedir. Atina’da Solon, Sparta’da Lykurgos yasalarıyla tanrılara sövülmesi
yasaklanmış, ahlaka, dine ve siteye zarar verici nitelikte yayın yapanlara cezalar
uygulanmıştır.
Eski Roma’da bir yıllık olaylar rahipler tarafından beyaz levhalar üzerine yazılır, sonra
bu yıllıklar başrahip tarafından tapınağın duvarlarına asılarak halka duyurulurdu. Ancak Roma
İmparatorluğu genişleyince bu yıllıklar ve levha usulü, ihtiyacı karşılayamaz olmuş,
eyaletlerde yaşayan insanları da aydınlatma zorunluluğu duyulmuştur.
Julius Sezar zamanında (M.Ö. 100-44) imparatorluk ölçüsünde bir kamuoyu
yaratmak amacıyla Senato oturumlarına ait tutanakların (Acta Senatus) adıyla
yayımlanması emredilmiş, böylece siyasal olaylar ve haberlerin halka
duyurulması yolu açılmıştır.
Bir süre sonra gayet çabuk bir gelişme olmuş, bu günkü resmi gazetelerin ilk şekli
olan (Acta Publica) adlı bir sayfalık bültenler ortaya çıkmıştır. Sezar’ın
Konsüllüğü zamanında (Acta Urbis) ve (Acta Urbana) adında bir çeşit resmi
gazete yayımlanmıştır.
M.Ö. 59 yıllarında yine Sezar’ın buyruğuyla halkı ilgilendiren günlük önemli
olayları kapsayan (Acta Diurna) adıyla bildiriler yayımlandığına dair kesin
bilgiler mevcuttur. Elle yazılan bu bültenlerde önemli sosyal ve siyasal olaylar,
evlenmeler, iflaslar, idamlar, cenaze törenleri, yangınlar, çok yaşayanlar,
seçimler, plebisit ve kamuoyunu ilgilendiren anlaşmalar, kanunlar ve yabancı
devletlerle yapılan ittifaklar, denizcilikle ve askeri savunma ile ilgili konular yer
aldığı gibi, bir göktaşının düşmesi ve ya benzeri afetlerden spor gösterilerine,
gladyatör oyunlarına, ikiz ve ya üçüz doğuranlara kadar çeşitli günlük olaylarla
ilgili haberlere de değiniliyordu. Acta Diurna’daki haberleri toplayan özel
görevliler vardı. Toplanan haberler de yetkili makamların resmen verdiği bilgilere
dayanıyordu.
Bir çeşit duvar gazetesi olan Acta Diurna’lar halkın görebileceği şekilde, kentin belli
başlı yerlerine asılıyor, evlere gönderiliyor, diğer eyaletlere yollanıyordu. Ayrıca gerektiğinde
başvurulmak üzere, tarih sırasıyla koleksiyonları yapılarak saklanıyordu. Acta Diurna’lar bu
günkü gazetelerin atası sayılmaktadır. Bu bakımdan genel anlamda haberleşme sanatını
düzenleyenlerin Romalılar olduğunu söyleyebiliriz.
Bunlardan sonra Epistolier denilen, resmi veya yarı resmi mektup yazarları ortaya
çıkmıştır. Bunlar haberleri önce yazıyor, iletiyor, bazen de mektuplarında nükteli fıkralar
anlatıyorlardı. İlkel olmakla birlikte Epistolier’ler gazeteciliğin her türünü yaratmışlardır.
Bunlar bazen övücü, bazen yerici yazılar yazmışlar, bazen de sadece haber vermekle
yetinmişlerdir.
Acta Senatus’ler, Roma İmparatoru Tiberius (M.S. 14–37) zamanına kadar devam
etmiştir. Tiberius şüpheci ve evhamlı olduğundan senatoda konuşulanların halk tarafından
öğrenilmesini sakıncalı görmüş ve bu yayınları durdurmuştur.
Acta Diurna’lar ise Roma’nın Cermenler tarafından istilasına kadar birkaç yüzyıl yayımlanmıştır.
1.2. Orta Çağ’da Haberleşme
Orta Çağ’da düzenli haber yayan ve gazete niteliğinde olan bir yayının Çin’de
yapıldığını tarihsel belgelerden öğreniyoruz. Dünyanın en eski gazetesinin M.S. 911. yıllarda
Pekin kentinde kurulan ve günümüze kadar yıllardır yayımını sürdüren (King Pao) gazetesi
olduğu eskiden beri savunulmaktadır. Aynı tarihlerde Avrupa kıtasında böyle bir yayın
organından söz edilmemektedir.
Çin’de yayımlanan bu en eksi gazetenin geçirdiği aşamalar hakkında, Ensyclopaedia
Britanica’da ilginç bilgiler vardır.(sh.235) Bu bilgilere göre, özel görevlilerce çıkarılan, bir
nevi saray bildirisi olan bu ilk gazete, rapor anlamına gelen Pao adını taşıyordu.
İlk Çağ’da Yunan sitelerinde ve özellikle Roma İmparatorluğu döneminde yazılı haber
bültenleri olmasına rağmen Orta Çağ Avrupa’sında yazılı haber yerine, çevresi sularla çevrili
kentler ve şatolar arasında haber taşıyan sözlü haberciler vardır. Bu dönemde haber taşıma işi
önceleri gezgin saz şairleri ve gezgin satıcılar tarafından yapılmaktadır. Bunlar öğrendikleri
haberleri, hatta dedikoduları başka kentlere ve şatolara ulaştırmaktaydılar.
Artık büyük ve merkezi imparatorluklar yıkılmış, yerlerine küçük derebeylikler
kurulmuştur. Orta Çağ’da devlet idaresinin temelleri, derebeylik sistemine dayanmaktaydılar.
Hür düşüncenin yerini taassubun alması sonucu bazı okullar kapatılmış, okuma yazma
bilenlerin sayısı azalmıştır. Yalnız halk değil, senyörler bile okuma yazma bilmekten
yoksundur. Örneğin, Şarlken bile okuma yazmayı, imparator olduktan sonra sarayında
çocuklar için açtırdığı okulda öğrenmiştir. Bu nedenle, İlk Çağ’da Yunanistan’da, özellikle
Roma’da düzenli haber bültenleri mevcut olduğu hâlde, Orta Çağ’da düzenli ve yazılı haber
bültenlerine pek rastlanmamaktadır.
Orta Çağ’da Haber Mektupları
İşte bu koşullar altında ilk haberleşme, haber mektupları ile başlamıştır. Batıda basın
tarihinin gerçek başlangıcı XIII. Yüzyılda Nouvelle A La Main (Elde dolaştırılan haber)
denen, küçük haber mektuplarının ortaya çıkışıyla olmuştur. Artık Avrupa’da yaşayan
insanlar olup bitenleri öğrenmek, fikir, sanat ve ticaret çevrelerinde geçen olayları haber
almak ihtiyacını duymaya başlamışlardır. Bu arzu ve ihtiyaç, yeni bazı müesseselerin
doğmasına olanak sağlamıştır. Haber mektupları da bunlardan biridir. Bu bakımdan haber
mektupları gazetenin öncüleridir. Haber mektupları sosyal, siyasal, ticari ve ekonomik
nedenlerle uyanan merakın etkisiyle doğmuş belgelerdir. O zaman bu mektuplar Venedik’te
hükümetin emriyle yazılıyor, kopyaları memleketin çeşitli bölgelerine gönderiliyordu.
İlk haber mektuplarının ne zaman yazıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Ülkeler arası
ticaret yapanlar, savaşlar hakkında bilgi almak isteyen devlet adamları, din ve sanat
hareketlerini izleyen kilise görevlileriyle, aydınlar, haber mektuplarının doğmasında etkili
olmuştur.
Gazetenin öncüleri sayılabilecek ilk örnek, elle yazılan haber mektuplarıdır. Politik,
ticari bilgileri kapsayan bu mektuplar, Orta Çağ’ın sonlarına doğru, özellikle büyük ticari
kuruluşların çeşitli dallarında çalışanlar arasında elden ele dolaşmıştır.
Haber mektuplarının XII. ve XIII. Yüzyıllarda önemli bir ticaret ve kültür merkezi olan
Venedik’te doğduğu, Müslüman ve Hıristiyan ordularının çarpıştığı İspanya’da rağbet
gördüğü bilinmektedir. Ancak el yazması haber mektupları en çok Almanya ve İtalya’da
önem kazanmıştır. Bu iki ülkede, asiller ve zenginler haber mektuplarına yüksek ücretler ödüyorlardı.
Bu haber mektuplarının örneklerinden biri, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki
Osmanlı-Venedik Savaşları sırasında yazılan ve savaş haberlerini veren Venedik
mektuplarıdır.(1536)
Haber mektuplarını hazırlayıp satanların özel habercileri, yazıcıları, dağıtıcıları vardı.
Venedik’te özellikle Avvisi adı verilen haber mektupları bir ticaret konusu haline gelmişti.
1440 yıllarında matbaanın icadı, haber mektuplarının geniş ölçüde yayılmasına ve
çoğalmasına olanak sağlamıştır. Bu nedenle XV. Yüzyıldan sonra basılı haber mektupları
ortaya çıkmıştır.
Basma haber mektuplarıyla birlikte, resmi makamların bunları denetlemesi söz konusu
olmuş, bu suretle ilk sansür diyebileceğimiz bir denetim ortaya çıkmıştır. Sansürün kolu el
yazması haber mektuplarına yetişemediğinden bu tür mektuplar değer kazanıyor ve çok pahalı
satılıyordu. Basma haber mektupları çok ucuz satıldığı halde, yazılı haber mektuplarının satışı
ile rekabet edemiyor ve onları ortadan kaldıramıyordu.
İtalya’da, özellikle Venedik’te Avvisi adı verilen haber mektuplarının alınıp satılması
bir ticaret konusu haline gelmiştir. Avvisi’ler Gazzetta denen bakırdan, en küçük Venedik
parası karşılığında satıldığından, sonraları haber toplayan ve bu haberleri yayan basın
ürünlerine Gazete denmiştir.Basılı haber mektuplarının geliştirilmesi sonucu gazete
doğmuştur. Ancak bu uzun bir evrimin sonucunda gerçekleşebilmiştir. Haber mektupları
gelişigüzel zamanlarda yayımlandığı, her hangi bir düzene tabi olmadan yazıldığı, sadece
basit haberler verdiği, bir yorumdan yoksun olduğu için bunları gazete olarak nitelendirmek
mümkün değildir.
Haber Kitabı veya Haber Broşürleri
Öncü yayınların bir başka türü de baskı makinesinin icadından sonra ortaya çıkan haber
kitabı veya haber broşürüdür. Haber broşürleri, ister politik, ister skandal, ister şaşırtıcı
nitelikte bir konuyu içersin, genellikle bir tek olayı anlatan haber araçlarıdır. Bunun ilk örneği
ise, İngiltere’de Richard Faukes tarafından dört yaprak halinde yayımlanan The True
Encounter (gerçek savaş)’ dir. Flodden savaşında görgü tanığı olarak bulunan Faukes, savaşta
yararlık gösteren İngilizlerle ilgili konuları, savaşı izleyen 1513 yılında broşür halinde
yayımlamıştır. Daha sonraları bu tür yayınlar çoğalmıştır.
1.3. Basını Oluşturan Teknik Olanaklar
Basının gelişmesinde, bazı önemli teknik olanakların sağlanması çok büyük rol
oynamıştır. Bu teknik olanaklar ise sırasıyla; yazının icadı, kâğıdın icadı ve matbaanın icadıdır.
1.3.1. Yazının İcadı
Yazı, düşüncelerimizi, duygularımızı, isteklerimizi başkalarına iletmek ya da
unutulmaktan kurtarmak için kullanılan işaretler sistemidir.
Yazı sayesinde düşünce ve söz maddi şekil kazanmış, bir kişiden diğerine ulaştırma
olanağına kavuşmuştur. Yazının icadıyla düşünce ölümsüzleşmiş, unutulmaktan, hafızalarda
silinip kaybolmaktan kurtulmuştur. Yazı, olayları resimlerle anlatmak; yani bir haberi
başkalarına iletmek isteğinden doğmuştur.
İnsanlık tarihi yazının icadı ile başlar ve bu araç ile bilgi “toplanabilir, iletilebilir,
saklanabilir” hale gelir. Beş bin yıl sonra matbaanın icadı ile biriken bilginin “yayılması”
gerçekleşir. Bilginin “işlenmesi” için ise beş yüzyıl daha beklenecek, bilgisayarın icadı
gerekecektir.
Yazı ve matbaadan sonraki dünyalar, bir öncesine hiçbir şekilde benzemez ve bu
süreçte toplumdaki değer ölçüleri, sosyal ve politik yapı, sanat, edebiyat, mimarlık vb. bütün
temel kurumlar, geri dönülmeyecek şekilde değişir. Tıpkı, bilgisayarın icadından sonraki
dünyanın, bir önceki dünyaya benzemeyeceği gibi…
İlkyazı benzeri işaretler için İ.Ö. 8000 yıllarına kadar iniliyorsa da yazının icadında İ.Ö.
3500 yılları genel olarak kabul gören tezdir.
Çağımızdan sekiz bin yıl önce Mısır’da önce Cilalı Taş, sonra da Bronz Çağı
uygarlıkları kurulmuş, bu uygarlıklar resim-yazı’nın tipik örneklerini icat etmişlerdir.
Mısırlılarla çağdaş olan Sümerler yazı için ince kilden yapılmış levhalar kullanmışlar,
heceleri belirten işaretlerden yararlanarak resim-yazıdan, şekil-yazıya geçmişlerdir.
Sümerlerin bu yazısına çivi yazısı denir. Yazı önce demir çubuklarla kil tabletler üzerine
yazılıyor, daha sonra bu tabletler fırında pişiriliyordu. Sümerlerin çivi yazısını daha sonra
Akadlar ve Babilliler öğrenmişler ve bu yazı bütün Önasya kavimlerince benimsenmiştir
Mısır hiyeroglifleri
Mısırlıların Hiyeroglifi de buna benzer değişikliklere uğramıştır. Daha sonraki çağların
alfabeleri Sümerlerin çivi yazısı ile Mısırlıların Hiyeroglif yazısının karışımından oluşmuştur.
Yunan, İbrani, Arap, Habeş, Arami, İran, Uygur, Hint yazıları gibi…
Kadeş Antlaşması'nın bir parçası. MÖ XIII. yüzyıla ait bu anlaşma, dünyanın bilinen ilk yazılı
barış antlaşmasıdır.
Alfabenin evrimi ve bugün kullandığımız Latin alfabesine ulaşılması ise, Semitik bir ırk
olan Fenikeliler’in, Sümerler’in yazı sistemi üzerine geliştirdiği sembollere dayanır.
Mezopotamya’nın kuzey batısında ve bugünkü Lübnan çevresinde yaşayan deniz ticaret ile
ünlü Fenikeliler İÖ 2. milenyumda Fenike (Semitik) alfabesini icat etmişlerdir.
Afrika-Asya dil grubunun bir parçası olan Semitik Fenike dili, ticaret rüzgârlarını
arkasına alarak batıya doğru uzanmıştır. O dönemin en önemli ticaret merkezi olan
Akdeniz’de, Fenike alfabesi Yunan uygarlığına ulaşmıştır. Yunan Alfabesi ise belli bir
süreçten geçerek İÖ 1000 – 900 yıllarında son şeklini almıştır. Alfabeye Yunanlıların en
önemli katkısı ünlü (sesli) harfleri de alfabenin içine almaları olmuş ve bugünkü yazı
sisteminin temelini oluşturmuştur.
Romalılar ise Yunan Alfabesini, Yunan kültürü ile birlikte almışlardır (En fazla
yaptıkları mitolojik tanrı adlarını değiştirerek, Afrodit’e Venüs, Zeus’a Jupiter demişlerdir).
Etrüskler tarafından geliştirilen 26 karakterli sistemden, bir evrimle 21 karakterli Latin
alfabesi, İÖ birinci yüzyılda son şeklini almıştır. Latin alfabesi ortaçağların sonuna kadar,
Avrupa’nın tek ortak alfabesi olmuş ve tüm tıp, hukuk, fen ve güzel sanatlar Latin alfabesi ile
yazılmıştır. Ancak, el yazması ile çoğaltma dışında bir mekanizma olmayışı, bilginin
yayılmasını engellemiş ve bilim, din ve saray çevresinde kalmıştır.
1.3.2. Kâğıdın İcadı
Basının başlıca hammaddesi kâğıttır. Kâğıt, üzerine yazı yazmak, resim, işaret ve
şekiller yapmak amacıyla, türlü bitkisel maddelerden imal edilen ince bir yüzeydir. Kâğıdın
kullanıldığı alanlar sayılamayacak kadar çoktur. Ancak en önemli kullanım alanı basındır.
Kâğıt, düşünceleri yazı haline kaymakla başlayan uygarlıkların yeryüzündeki yayılışında en
önemli etken olmuştur.
Kağıdın ilkel şekli Papirüs’tür. Eski Mısırlılar MÖ 2000 yılından itibaren “Cyperus
Papyrus” denen kamış cinsi bitkiden, üzerine resim-yazı yazılan ince tabakalar yapmışlardır.
Papirüs kağıdı devrini, Batı Anadolu’daki Bergama şehri uygarlığının bir ürünü olan
Parşömen izlemiştir. Pergament veya parşömen, hayvan derilerinin terbiye edilmesi,
parlatılması ve mürekkep kabul edecek hale getirilmesiyle elde edilen bir yazı malzemesidir.
Orijinal parşömen
(Büyük İskender’in ölümünden sonra kurulan Ptolemaios Hanedanı döneminde Mısır’dan dışarı
papirüs çıkartılması yasaklanınca, Bergama kütüphanesine yeni kitaplar kazandırmak isteyen
kral II. Eumenes’in emriyle Bergamalı ustalar tarafından Papirüs’ün yerine kullanılabilecek
malzeme olarak icat edilmiştir.)
Bugünkü anlamda ilk kâğıt, İsa’dan 200 yıl önce Çin’de görülmüştür. Keten ve
pamuklu paçavralar ıslatılıp önce hamur haline getiriliyor, özel bir dibekte iyice dövüldükten
sonra keçeler arasına yayılıp kurutularak bir nevi kâğıt elde ediliyordu.
Kâğıdın diğer uluslar tarafından öğrenilip yapılmasına ancak VII. yüzyılda başlanabilmiştir.
Özellikle matbaanın icadı ile birlikte kâğıda olan ihtiyaç gittikçe büyüdü. Yeterli ham madde bulmakta
zorlanıldı. Kâğıt yapımı için başka ham maddeler arandı ve ilk maddesi odun olan kâğıt bulundu.
İlk kâğıt makinesi 1798 yılında yapıldı. Ancak bu geniş bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve
ince kâğıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kâğıt
yapabilen basit bir makine idi. Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında John Dickinson
tarafından icat edildi.
Günümüzde kâğıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam otomatik olarak yapılabilmektedir
;ama işlemin aslı esas olarak değişmemiştir. Kâğıtların arasındaki kalite farkını kullanılan lifin
türü, lapanın hazırlanışı, içine katılan malzemeler, kimyasal veya mekanik metotlar belirler.
Her ne kadar liflerin elde edilmesinde ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıyan kâğıtların
yapılmasında günümüzde sentetik lifler de kullanılmaktadır.
1.3.3. Matbaanın İcadı
Matbaanın icadı, basın ve yayın tarihi yönünden olduğu kadar, uygarlık tarihi yönünden
de çok önemli bir olaydır. Bu sayede insanlık derin bir uykudan uyanmış, siyasal ve sosyal
alanda yeni bir dönem başlamıştır. Tüm insanlığın uyanıp aydınlanması, bilim ve sanat
eserlerinin tüm dünyaya yayılması, matbaa sayesinde olmuş, insanlar cehaletin korkunç
ağırlığından sıyrılarak daha aydın hedeflere yönelmişlerdir.
Matbaanın İcadından Önceki Baskı Yöntemleri
Basım, el veya makineyle basınçta bulunmak, bir veya birkaç renkte mürekkep veya
boya kullanmak yoluyla yüzeylerin üzerine suret çıkarmak ve bunları çoğaltmak sanatıdır.
Baskı işinde kullanılan yüzeyler kâğıt, karton, deri, madeni levha, muşamba olabileceği
gibi suretler de yazı, şekil, resim, harita vb. olabilir.
Matbaanın icadından çok önce bazı ülkelerde mekanik baskı ve çoğaltma usulleri
kullanılmakta olduğundan, basımın evrimini buna göre dönemlere ayırmak gerekmektedir. Bu dönemler ise;
Damga dönemi
Blok dönemi
Müteharrik harf dönemi
Daha sonra XV. yüzyılda Gutenberg’in matbaayı icadıyla, modern basım döneminin temelleri atılmıştır.
Damga Dönemi
Yazının ortaya çıkışıyla Mezopotamya’da (Sümer, Elam, Akad), eski Mısır’da, Girit,
Anadolu, Hitit, Çin ve Hint sitelerinde kil, taş ve maden diskler kullanılmıştır. Bunlar önce
papirüslere, daha sonra hayvan derisinden yapılmış parşömenlere basılarak meydana
getirmiştir. Ayrıca, ağaçtan ve madenden yapılmış aletlerle tuğlalar oyularak damgalar
meydana getirildiği, tuğlalar üzerine yazı yazmakta damga sisteminden yararlanıldığı
saptanmıştır. Ninova’da 1842’de yapılan kazılarda (MÖ VII. yy.) oyulduktan sonra pişirilmiş
tuğlalardan oluşan kitaplık bulunmuştur.
Hayvancılıkla geçinen göçebe kabilelerin kullandıkları damgaları da bunlar arasına
katmak mümkündür. O dönemde her oymak hayvanlarını kendi damgasıyla dağlardı. Bazı
Türkologlar Göktürk yazıtlarındaki alfabenin bu hayvan damgalarının geliştirilmesinden
oluştuğunu ileri sürmektedirler. Üzerinde yazı bulunan damgalar zamanımızda da
kullanılmaktadır. Resmi mühürler, soğuk damgalar, imza mühürleri gibi…
Blok Dönemi (Krilografi)
Bloklar, yani tahta kalıplarla basma ve çoğaltma yapma, genellikle kâğıdın icadından
sonra görülen bir basım şeklidir. Basılacak yazılar önce bir tahta plakanın üzerine kazılıyor,
sonra da mürekkeplenerek kâğıda basılıyordu. Bu tür baskı, basım tarihinin ilk bölümünü
oluşturmaktadır.
Blok baskı denen bu sistemin esası, basılacak harflerin veya şekillerin, ayrı ayrı
kesilmiş bir halde düzenlenmeden, tek parça olarak bir yüzey üzerine kazılmasıdır.
Çoğaltılacak olan bir metin önce bir veya birçok tahta, fildişi ya da madeni levha üzerine
negatif olarak kazınmakta, bugünkü klişeyi andıran bu negatif bloktan da daha sonra pozitif
kopyalar yapılmaktadır.
Bütün eski uluslar, mühür tarzındaki bu baskı sistemini biliyorlardı. Blok baskı denen
bu sistem, asıl baskıdan teknik yönden farklıdır. Gerçek baskı sisteminde her işaret veya harf
için ayrı ve özel bir negatif kullanılmaktadır.
Blok baskı tekniği ile kitap basımı MS 600 yılından sonra Çin’de, 770 yılından sonra da
Japonya’da yapılmıştır. Blok baskılı en eski kitap, 1900 yılında Çin Türkistan’ının Kansu
ilinde bulunmuştur. Bu kitabın 11 Mayıs 868 tarihinde Wang Chieh tarafından basılmış
olduğu üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır.
Kâğıt yapma sanatı Araplar kanalıyla Avrupa’ya geçince, XIII. yüzyıldan itibaren
Avrupa’da kazılı tahta kalıplarla basım başlamıştır. Bu teknikle her sayfa ayrı ayrı tahta
kalıplara kazınmakta, sonra kâğıda basılmakta, kâğıtlar bir araya getirilerek ciltlenip kitap
oluşturulmaktaydı.
Avrupa’da bu teknikle basıldığı bilinen ilk eser XIV. yüzyılda Hollandalı Laurens
Coster tarafından basılmış olan sekiz sayfalık bir kitaptır.
Müteharrik(Oynar) Harf Dönemi
İlk müteharrik (oynar) harfler tahtadan yapılmıştır. Bu tekniği ilk uygulayanlar IX.
yüzyılda Uygurlar olmuştur. Bu tekniği Çinliler geliştirmişler ve 1041–1049 yıllarında Pi-
Sheeng adlı bir demirci, demirden oynar harflerle ilk baskıyı yapmıştır. Ancak Çin harflerinin
sayısı çok fazla olduğu için (50.000 kadar), bu yeni teknik, eski blok sistemini ve el
yazmacılığını ortadan kaldıramamıştır.
Çeşitli araştırmalar sonunda birçok Uygur el yazısı bulunmuştur. Bunların çoğu kâğıt
üzerine Uygurlara has, sade alfabe ile yazılmıştır.
Ayrıca Çin’in batı eyaleti Kan-Su’da Tun-Huang mevkii yakınında üstü duvarla örtülü
bir mağara bulunmuştur. Arkeolog H. Bossert’e göre, bu mağarada tahtadan yapılmış birkaç
Uygur matbaa harfi bulunması çok önemlidir. 1209 yılında Cengiz istilası dolayısıyla bu
mağara hazinesine duvar çekildiği sanılmaktadır. Eğer durum böyle ise, burada bulunan
matbaa harflerinin 1209 yılından daha öncesine ait olması gerekmektedir.
Mağarada Uygur el yazıları yanında, tarihleri kesin olarak VIII. yüzyıldan X. yüzyıl
sonuna kadar giden bir hayli Çince kitabeler de bulunmuştur. Bu suretle mağaradaki Uygur
eserlerinin ve bunlar arasındaki tahtadan Uygur matbaa harflerinin X. yüzyıldan biraz daha
önceki döneme ait olduğu anlaşılmaktadır.
Böylelikle hem Çinli demirci Pi-Sheng’in maden harflerine takaddüm eden tahta
harflerin, hem de alfabenin Uygurların malı olduğu ortaya çıkmakta ve Uygur Türklerinin IX.
yüzyılda matbaayı tanıdıkları ve bu konuda Çinlilere aktardığı ispatlanmış olmaktadır. Ancak
Çinliler bu sistemi XI. yüzyılda geliştirmişler ve tahta harfler yerine maden harfler
kullanmışlardır.
Yine Prof. Helmouth Bossert’in tezine göre, daha sonra Moğollar Uygur kültürünü
aldıklarından, Moğolların 1241’de Almanya’yı istilaları sırasında beraberlerinde basılı
kitaplar getirdikleri ve Ortaçağ Almanya’sına baskı sanatının ürünlerini gösterdikleri, tahta
kalıplarla baskı tekniğini Almanlara öğrettikleri anlaşılmaktadır. Ancak Gutenberg’in icadına kadar
geçen 200 yıllık zaman bu baskı tekniğinin biraz daha olgunlaştırılmasını sağlamıştır.
Böylece IX. yüzyıl Uygur baskı sanatıyla XV. yüzyıl Alman baskı sanatı arasında bir ilişki
kurulmaktadır. Uygurlar, baskı sanatını bilmelerini gerektiren üç niteliğe sahiptiler. Çünkü:
Uygurların bir alfabeleri vardı.
Uygurlar kâğıdı tanıyorlardı.
Uygurlar çok sayıda el yazması kitap
meydana getirdiklerinden, o zamanki baskı için bir hayli nüsha basımını koruyacak
kadar, ekonomik güce sahiptiler.
Johann Gutenberg
Bugünkü anlamıyla oynar maden harflerle dizginin yapılması ve baskı makinesinin
icadı şerefini, İtalyanlar Milanolu Pam-Filio Castaldi’ye, Hollandalılar Haarlemli Laurence
Coster’e maletmek isterler. Fakat bu şeref, 1400’de basım sanatının beşiği olarak kabul edilen
Almanya’nın Mainz şehrinde doğan ve 1440’da modern basımın temelini atmış olan Alman
Johann Gutenberg’e aittir.
Rhen Nehri kıyısındaki Mainz şehrinde doğan Alman asıllı Johann Gutenberg 1436
yılında şehirde çıkan bir isyan üzerine ailesiyle birlikte Strasburg’a kaçmıştır. Babasının
ölümü üzerine hayatını kazanmak için bir kuyumcunun yayında oyma işlerinde çalışmaya
mecbur kalmıştı. Kuyumculuktan eline az para geçtiğinden, kafasında doğan ve insanların
hayatına yeni bir yön veren fikirlerini uygulama alanına koymak için olanaklar arıyordu.
Kafasındaki fikir, ayrı ayrı harf şekillerini yan yana getirerek sayfa yapmak, bu sayfayı
bastıktan sonra dağıtılacak harfleri yeni sayfanın düzeninde tekrar kullanmaktı. İşte bu
kuyumcu çırağı bugün çok basit görünen bu fikri ile matbaacılığın esasını keşfetmiştir.
Gutenberg bu buluşunu uygulama alanına koymak için çok sıkıntı çekmiştir. Bu işi
gerçekleştirmek amacıyla Strasburg şehrinde üç ortaklı bir şirket kurmuştu. Gutenberg ve
ortakları şehir dışındaki boş bir manastırda çalışmalarına başlamışlar, önce harflerin
kalıplarını hazırlamışlar, bu kalıplara göre demirden harfler dökmüşlerdir. Fakat demir harfler
çok sert olup kâğıdı deldiğinden, bunu önlemeyi düşünmüşler ve daha yumuşak bir maden
olan kurşun harflere yönelmişlerdir. Ancak kurşun çok yumuşak olduğundan baskıya
dayanıklı görülmemiştir.
Çalışmalar bu şekilde gelişirken ortaklardan biri ölmüş, bunun yerine gelen mirasçı,
Gutenberg’i gizli çalışmalarla suçlayarak mahkemeden şirketin feshi kararını almıştır. Bu
nedenle Gutenberg’in bütün emekleri boşa gitmiş ve araçları elinden alındığından Mainz
şehrine dönmek zorunda kalmıştır. Burada zengin bir kuyumcu olan Johann Faust’u tanımış,
Faust’un damadı olan el yazmaları üstadı Peter Shöffer ile birlikte üçlü, yeni bir şirket daha
kurmuştur.
Bu kez kurşuna antimuan karıştırarak, kurşundan daha sert ve demirden daha yumuşak
bir karışım meydana getirmişlerdir. Basım sanayinin kuruluş esprisi böylece gerçekleşmiştir.
Taneler halinde harfler dökülüyor, baskı deneyleri olumlu sonuçlar veriyordu.
Ancak ortaklar arasında yine anlaşmazlık başlamış, sermaye sahipleri Gutenberg’i
ekarte etmek ve bütün kazanca sahip olmak istemişlerdir. Bu maksatla işe yatırdıkları paraları
geri istemişler, Gutenberg parayı iade edemediğinden, mahkemeye başvurarak elinden
araçlarını almışlardır.
Bundan sonra, tarihteki diğer mucitler gibi Gutenberg’in hayatı da yoksulluk içinde
geçmiş, 1468 yılında 68 yaşında ölmüştür.
Gutenberg ilk eserini 1440’da basmıştır. Bu basımda kullanılan harfler basit karakterli gotik harflerdir.
1.4. Yeni Çağ’da Basın Yayın Hareketleri
1.4.1. Matbaanın İcadıyla Değişen Avrupa
Matbaa kısa zamanda gezici Alman basım ustaları aracılığıyla bütün Avrupa kentlerine
yayılmıştır. Bu yayılma sonucu çok sayıda İncil basılmış ve o günün insanı tarafından bu
kitaplar aranır ve satın alınır olmuştur.
Halkın din kitaplarına karşı gösterdiği bu büyük ilgi ve istek sonucu Katolik kilisesi
yavaş yavaş sarsılmaya başlamış, din sorunlarından ortaya çıkan anlaşmazlıklar, din
savaşlarının başlamasına neden olmuştur. Tarihte, “reform” adıyla nitelendirilen, dinde
yenilik hareketleri basım sanatı sayesinde büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır.
-
Atasözü Nedir?
Atalarımızın uzun gözlem ve tecrübeler sonunda vardıkları hükümleri hikmetli düşünce, öğüt ve örneklemeler yoluyla kısa ve kesin olarak anlatan, birçoğu mecazî anlam taşıyan, eskiden beri söylenegelmiş özlü söz (darb-ı mesel, kelâm-ı kibar, hikmet, ulular sözü, ata-baba sözleri, deyişat).
Özellikleri
1. Çoğunlukla halkın ortak bilgeliğini dile getirirler. Bu bakımdan anonim bir nitelik taşırlar. Daha çok sözlü gelenek içinde nesilden nesile geçerek yaşarlar.
2. Atasözleri zaman içinde ve bir kural dahilinde kalıplaşmış sözlerdir. Ne biçimi bozulabilir, ne de kelimelerin yeri değiştirilebilir.
3. Atasözleri diğer anonim halk edebiyatı ürünleri gibi doğmuştur. Başlangıçta bir söyleyeni olmuş, sonra bu söyleyen unutulmuş, daha sonra ise halk ortaya çıkan bu sözü benimsemiş, ardından da kendi düşünce gücü ve zevkiyle yoğurup işlemiştir.
4. Atasözlerinin bir kısmı ölçülü ve kafiyelidir. Bir mısra biçiminde olmasalar da bazı nazım özellikleri taşırlar (iç kafiye, son kafiye, aliterasyon vb.):
Her zaman papaz pilâv yemez. (Aliterasyon)
Kuş iki kanat bir kuyruk, ona dahi yel buyruk. (Son kafiye)
5. Atasözlerinin kimi gerçek anlamda; kimisi de başta mecaz olmak üzere cinas, intak, kinaye, teşbih, tezat gibi söz sanatlarıyla süslenerek kullanılmıştır:
Dost ile ye iç, alış veriş etme. (Gerçek)
Bugünün işini yarına bırakma. (Gerçek)
Baba malı tez tükenir, evlât gerek kazana. (Gerçek)
Sana vereyim bir öğüt: Kendi ununu kendin öğüt. (Mecaz)
Damlaya damlaya göl olur. (Mecaz)
Acı patlıcanı kırağı çalmaz. (Mecaz)
Dilim seni dilim dilim dileyim… (Cinas)
Yerine düşmeyen gelin, yerine yerine eskir. (Cinas)
Güvenme varlığa düşersin darlığa. (Tezat)
İstediğini söyleyen, istemediğini işitir. (Tezat)
6. Kimi atasözleri çok kısaltılmış hikâye, fıkra, karşılıklı konuşma biçiminde oluşturulmuştur:
Deveye sormuşlar: “Boynun neden eğri?” “Nerem doğru ki…” demiş. (Konuşma)
İt ite buyurmuş, it de kuyruğuna. (Hikâye)
7. Ortak dilde, bütün yurtta geniş kullanım alanı bulunan atasözlerinin yanı sıra, bir bölgede ya da dar bir alanda kullanılan mahallî atasözleri de vardır.
8. Anlam yönünden birbiriyle çelişkili gibi görünen atasözleri de vardır. Bu durum atasözünün söylendiği dönem, söylenme amacı, psikolojik ortam, söyleyen kişi ve atasözünün söylendiği çevreyle yakından ilgilidir. “Düşüne düşüne görmeli işi, sonra pişman olmamalı kişi.” / “Sirkeyi, sarımsağı düşünen paça yiyemez.” atasözleri ile “İyilik eden iyilik bulur.” / “İyiliğe iyilik olsaydı, koca öküze bıçak olmazdı.” atasözlerinde olduğu gibi.
9. Atasözleri nesirlerde öz, biçim ve dil yönünden bozulmadan kullanılmış, ancak kimi manzum eserlerde ölçü ve kafiye zoruyla bozularak kullanılmıştır:
Aşk ağlatır dert söyletir insanı.
Öz ağlarsa göz de ağlar demişler. (Bozulmamış)
Hemişe arpasını deme heyhat
Bil, özü artırır yüğrük olan at. (Bozulmuş)
10. Birbirinden ayrı düşmüş Türk ağızlarındaki ortak atasözlerinin aynı kaynaktan geldiği son derece açıktır:
Zaz bar, kis bar, asık kanday ne is bar. (Karakalpak)
(Yaz var kış var, ivecek ne iş var.)
Kılıç yarası sayalar, dil yarası sayılmaz. (Azerbaycan)
(Bıçak yarası ovulmaz, dil yarası onulmaz.)
11. Türk ağızlarındaki atasözlerinin yalnız kelime hazinesi, kelime sırası, üslûp özellikleri yönünden değil, fikir ve konu yönünden de ortak oldukları görülür. Bu ortaklık, açlık, aile, bilgi, birlik, çalışma, doğruluk, dost-düşman, dünya, eğitim, gençlik-ihtiyarlık, gönül, görgü, güzel-güzellik, hastalık-sağlık, hayvan, iktisat, insan-insanlık, iş, iyi-iyilik, sabır, yiğit-yiğitlik, zenginlik- fakirlik…gibi alanlara kadar uzar.
Atasözleri ile deyimleri ayırabilmek
Atasözleri ile deyimler arasında kimi benzerlikler vardır kuşkusuz. Deyimler de atasözleri gibi kalıplaşmış sözlerdir, mecaz anlam taşırlar ve anonim bir nitelik gösterirler. Ancak ayrıldıkları noktalar da belirgindir. Deyimler anlatıma güzellik, canlılık ve çekicilik katmak için kullanılırlar. Bu bakımdan genel kural niteliği taşımazlar. Atasözleri ise genel kural niteliği taşırlar; yol göstermek, ders ve öğüt vermek amacı güderler. Sözgelimi “Al malın iyisini, çekme kaygısını.” atasözü, netleşmiş bir genel kuraldır. Denenmiş, uygulanmış, her zaman ve herkes için doğru olan bir genel kural niteliğinde biçimlenmiştir. Oysa “Göze batmak” sözünde genel bir kural yoktur. Çünkü her zaman, bakanları rahatsız edecek gibi uygunsuz ve aykırı görünmek mümkün değildir. Öte yandan, deyimler bir cümlede kullanılacak söz içinde yer alırlar; atasözleri ise, kendileri cümle yapısında olduğundan cümle içinde değil, cümle arasında kullanılır.
Atasözleri ile öz deyişleri (vecize) ayırabilmek
Atasözleri ile öz deyişler de gerek biçim, gerek konu bakımlarından birbirlerine benzerler. Ama onları birbirinden ayıran kesin bir ayırım da yok değildir. O da şudur: Öz deyişlerin söyleyenleri belli, atasözlerinin söyleyenleri belli değildir. Dolayısıyla öz deyişler kişinin, atasözleri ise halkın malıdır.
ATASÖZLERİNİ AÇIKLAMA
Edebî olarak açıklama, manası herkesçe anlaşılmayan kelimeler, deyimler, mazmunlar, telmihler, tarihî ve içtimaî hadiseler hakkında bilgi vermedir. Dolayısıyla kapalı, ne dediği herkesçe bilinmeyen, kavranması güç bir atasözünü anlaşılır hâle getirme işine de “Atasözünü açıklama” denir.
Karşımıza çıkan bir atasözünü açıklamaya geçmeden önce şu noktalar dikkatle ele alınmalıdır:
1. Unutulmamalıdır ki kimi atasözleri gerçek, kimi atasözleri de mecaz anlamda kullanılırlar. Öncelikle atasözünün gerçek anlamlı mı, mecaz anlamlı mı olup olmadığı araştırılıp belirlenmelidir. Çünkü açıklamanın yerinde, yanlışa kapılmadan, sağlıklı açıklanabilmesinin ilk anahtarı bu belirlemedir.
2. Belli ki her atasözü, bir hükmü bildiren özlü sözdür. Ancak her atasözünün de dayandığı bir temel, bir ana madde, bir öz vardır. Bunun da ikinci aşamada bulunması şarttır. Çünkü atasözünün (yani konunun) asıl incelenecek, üzerinde durulacak, temel alınacak, açıklanacak yanı burasıdır. Atasözünün ana maddesinin tam olarak ortaya çıkarılmaması, açıklayıcıyı ters bir yola, yanlış bir izaha sürükler. Hemen belirtelim ki, bir atasözünün ana maddesi, yani özü birkaç kelimeden ibarettir. Sözgelimi:
“Umut fakirin ekmeğidir” atasözünün ana maddesi “umut”tur.
“İşten artmaz, dişten artar” atasözünün ana maddesi “tutumluluk”tur.
“Deve boynuz ararken kulaktan olmuş” atasözünün ana maddesi “tamah (açgözlülük)”tür.
“Ağaç yaprağıyla gürler” atasözünün ana maddesi “dayanışma ve yardımlaşma”dır.
3. Üçüncü aşamada atasözünü açıklamaya yarayacak bilgilerin (özdeyiş, yakın anlamlı atasözleri, şiirler, yaşanmış örnekler, kısa fıkra ve hikâyecikler, anılar, izlenimler, gözlemler vs.) toplanması sağlanmalıdır.
4. Toplanan tüm bilgiler bir plân dahilinde sıraya konulup kullanılacak hâle getirilmelidir.
5. Kimi açıklama türlerinden (tanımlama, örnekleme, karşılaştırma, tanık ve kanıt gösterme) yararlanacak uygun bir plân dahilinde açıklamaya geçilmelidir.
6. Şurası muhakkak ki açıklama yaparken “Ana maddeden ayrılmamak, ana madde çevresinde sıralanan yardımcı düşüncelerin ana madde ile uygunluğunu sağlamak, anlatımı ilgi çekici bir üslûpla ele almak” (yani birlik, denge, canlılık) da daima akılda tutulacaktır.
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI (1896-1901) VE FECR-İ ATİ EDEBİYATI
1.SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATININ OLUŞUMU
HAZIRLIK:
1.Bu sözle sanat eserinde sanatçının üslubunun önemi ifade edilmiştir.Üslup , ifade tarzıdır.Hangi sanat dalında konu ne olursa olsun sanatın estetik yönünün güçlü olması gerektiği vurgulanmıştır.
SAYFA 83:
İNCELEME
2.GRUP: Servet-i Fünun dergisi 27 Mart 1891′de yayın hayatına başlamıştır.Aslında bu derginin çıkarılması Ahmet İhsan Tokgöz’ün D.Nikolaidi’in “Servet” adlı gazetesinde işe başlamasıyla gerçekleşmiştir.Servet-i Fünun Nikolaidis’in Servet adlı gazetesine ek olarak haftada bir çıkarılmasına – fen ve teknoloji konularını ele alması- koşuluyla izin verilen bir dergidir.Tevfik Fikret’in Recaizade Ekrem tarafından bu derginin yazı işleri müdürlüğüne getirilmesiyle yayın çizgisini değiştirmiş, edebiyat ve sanat dergisi olmuştur.Dönemin genç sanatçıları bu dergi etrafında toplanmıştır.
Derginin asıl önemi Tanzimat yazarlarından sonra ikinci bir yenilik hareketi olarak ortaya çıkmasıdır.Recaizade Mahmut Ekrem farklı dergilerde yazan ve dağınık halde bulunan yenilikçi gençleri bu dergi etrafında toplayarak yeni bir edebiyat hareketi başlatmıştır.
Türk edebiyatının bu dönemine “Servet-i Fünun Dönemi” denilmesi bu edebi hareketin Serveti-i Fünun dergisi etrafında oluşmasıyla ilgilidir.Bu da Tevfik Fikret’in yazı işlerini üstlenmesiyle başlamıştır. (7 Şubat 1896 SAYI :256)
Servet-i Fünun dergisi bu dergi etrafında toplanan gençlerin görüşlerini açıklamada savundukları görüşler doğrultusunda kaleme aldıkları eserlerini yayınlamada birer araçtır.
SAYFA 84:
2. Tanzimat dönemi edebiyatı Batı etkisinde yenilikler getirdiği için “Edebiyat-ı Cedide” olarak adlandırılmış , daha sonra Servet-i Fünuncular için önceleri bir alay olarak kullanılmış , daha sonra isim olarak yerleşmiştir.Yeniliğin üstüne yenili yapmaya çalıştıkları için Servet-i Fünunculara Edebiyat-ı Cedideciler de denmiştir.
3.Muallim Naci ılımlıların (orta yolu savunanların) başında yer alır.Muallim Naci Divan şiirine karşı ılımlı yaklaşmış Batı etkisinde gelişen yeni edebiyata geçişin yavaş ve doğal bir süreçte gerçekleşmesi gerektiğine inanmıştır.Ayrıca Muallim Naci eski edebiyatın tamamen atılmasına karşı çıkarak iyi yönlerinin korunması gerektiğini ileri sürmüş ve yeni edebiyatla bir sentez oluşturma yolu aramıştır.
4.SERVET-İ FÜNUN DÖNEMİNDE YENİYİ SAVUNAN SANATÇILARIN GENEL ÖZELLİKLERİ
Yeniyi savunanlar ; yani Servet-i Fünun sanatçıları Recâizade Ekrem’in yönlendirmesiyle “Servet-i Fünun” dergisi etrafında toplanmışlardır.
Yaşları ortalama 25 olan bu genç sanatçılar başta Fransızca olmak üzere çocuk yaşlarda Batı dillerini öğrenmiş ve Batılı eserlerini orijinallerinden okumuşlardır.
Hemen hepsi Tanzimat döneminde açılan yabancı okullarda öğrenim görmüş, Batı kültürüyle yetişmişlerdir.
II.Abdulhamit‘in baskıcı yönetimi bu sanatçıların içlerine kapanmalarına ve sadece kendi ıstıraplarını karamsar bunalımlı bir şekilde dile getirmelerine neden olmuştur.
Bu koşullardan dolayı sanatta estetik ve zevki ön planda tutmuş, toplumsal sorunlardan uzak durmuşlardır.
Servet-i Fünun sanatçıları 2.Abdulhamit’in uyguladığı baskıcı yönetiminden çok etkilenerek 2.Abdulhamit’ten nefret ederler.
Bu bunalımlardan kurtulmak gerçeklerden kaçıp kendi hayal dünyalarına sığınmak istemişlerdir.
Tanzimat sanatçıları sosyal konumları bakımından yüksek tabakadan çıkmış ve yüksek memur kesimiyle yakından ilişkili içinde bulunmuşlardır.Servet-i Fünun nesli ise orta tabakadan oluşmuş ve Tanzimat sanatçılarının yaşadıkları çevreye yabancı kalmışlardır.
5.a Tanzimat Dönemi metinlerinde “hürriyet, adelet, eşitlik, görücü usulünün yanlışlığı, gazetenin gerekliliği” gibi toplumsal konular işlenmişken, “Servet-i Fünun” ve “Kırk Yıl” adlı metinlerde bireysellik ön plandadır.
b. Servet-i Fünun döneminde “Sanat, sanat içindir.” ilkesi benimsenmiş, toplumsal konulardan ve sorunlardan uzak durulmuştur.
1.Tanzimat Dönemi Edebiyatını hazırlayan sebepler ile Servet-i Fünun Edebiyatını hazırlayan sebepler arasındaki en önemli farklılık, Servet-i Fünuncuların aradan geçen zaman içinde bazı yeniliklerin oturmasından, fikri ve edebi alan ile toplum tarafından benimsenmiş olmasından sonra ortaya çıkmış olmalarıdır.
TANZİMAT EDEBİYATI
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI
Tanzimat edebiyatını hazırlayan sebeplerin başında Osmanlı Devletinin modern dünyaya uymak adına yaptığı ıslahatlar gelmektedir.Fransa’ya eğitim için öğrenci göndermeye başlamıştır.Batı kültürünü öğrenen bu aydınların önderliğinde önce Tanzimat Fermanı ilan edilmiş ve ardından Batıya giden bu ilk öğrencilerden biri olan Şinasi tarafından Tanzimat edebiyatı başlatılmıştır.
Servet-i Fünun edebiyatını hazırlayan nedenlerin başında Tanzimat edebiyatıyla başlayan “eski-yeni” tartışmalarında R.Mahmut Ekrem’in yeniyi savunanları bir araya getirme düşüncesi yatmaktadır.Batılı kültür ve yaşayışı benimseyen sanatçılar Recaizadenin bu yönlendirmesine bağlı olarak Servet-i Fünun dergisi etrafında bir araya gelmişlerdir.
Tanzimat dönemi sanatçılarının edebi bir grup oluşturmaları ve bu şekilde adlandırılmaları kendilerine değil, edebiyat tarihçilerine aittir.Servet-i Fünun sanatçıları ise bilinçli olarak bir araya gelmiş ve edebi bir topluluk oluşturmuşlardır.
Tanzimat döneminde yenileşme süreci devlet eliyle başlamış ve bu dönem sanatçıları Tanzimatın son dönemi hariç genelde büyük bir baskı görmemişlerdir.Servet-i Fünun edebiyatının doğmasında ise sanatçıların yaşama bakış ve sanat anlayışlarının oluşmasında etkisi olmuştur.
1 (D) (D) (Y)
2 …. Servet-i Fünun dergisin … … Edebiyat-ı Cedide …
3. Doğru cevap D seçeneğidir. Recaizade Mahmut Ekrem’in teşvikleriyle eserlerini yazmışlardır.
4.Servet-i Fünun Dergisi Servet-i Fünuncuların edebi görüş ve çalışmalarını sürdürdüğü bir merkez olmuştur.Dergini asıl önemi , Tanzimat yazarlarından sonra ikinci bir yenilik hareketi olarak ortaya çıkmasıdır.Recaizade farklı dergilerde yazan ve dağınık halde bulunan yenilikçi gençleri bu dergi etrafında toplayarak yeni bir edebiyat hamlesini başlatmıştır.
SAYFA 85
2.ÖĞRETİCİ METİNLER:
HAZIRLIK:
1.Öğretici metinlerde dilin, sanatsal bir biçimde kullanılması, anlatılmak istenenin karmaşık bir hal alıp anlaşılmamasına sebep olabilir. Belirli bir düzeyde sanatlı anlatım ise öğretici metinleri, anlatım bakımından daha estetik kılabilir.
2.a. Günlük yaşantınızda eleştiri yapıp yapmadığınızı ve neyi, niçin eleştirdiğinizi belirtiniz.
b. Eleştirinin amacı, olumlu ve olumsuz yönlerin ortaya konarak, daha “iyi”nin ortaya çıkmasını sağlamaktır.
3. Hatıra ve gezi yazıları, kendilerinden sonraki dönemler için birer tarihi belge niteliği taşırlar.
4. Servet-i Fünun Döneminde, II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi altında bulunan aydınların birçoğu Avrupa’ya özellikle de Paris’e kaçmışlardır. Ülkedeki bu baskıcı yönetim zamanında herhangi bir savaş olmamasına rağmen Batı karşısındaki gerileme devam etmiştir. Sosyal yaşamda, özellikle Tanzimat’ın ilanından sonra meydana gelen değişiklikler yavaş yavaş toplum tarafından kabullenilmiş ve devletle birlikte halk da yüzünü Batı’ya dönmeye başlamıştır.
SAYFA 87
1.ETKİNLİK
1.Grup: “Biraz Daha Hakikat” adlı metnin yazIlış amacı, bilgi vermektir.
2.Grup: Biraz Daha Hakikat adlı metin iletisi, Servet-i Fünun ve yeniliktir.
3.Grup: Biraz Daha Hakikat adlı metindeki kelime grupları, cümleler, paragraflar metinde anlam birliğine sahip kümelerdir. Metindeki bu anlam birliğine sahip kümeler, metin iletisini ifade etmek, onu açıklamak, hakkında bilgi vermek amacıyla bir araya getirilmişlerdir.
2.Metin eleştiri (tenkit) düşüncesiyle kaleme alınmıştır.
3.Metindeki ifadeler, bilgi vermek, açıklama yapmak amaçlandığı için açıktır. Metindeki “gazete, makale, Dekadan, edebiyat okulu, edebi hareket, sanat, sanatkar, taklit, estetik, roman, ilerleme” gibi terim ve kavramlar kullanılmıştır. Metinde günlük hayatla ilgili olarak, her alandaki işbirliğinin bugün için zorunluluğundan bahsedilmiştir.
4. Metinde anlam tutarsızlığı veya birbiriyle çelişen düşünceler mevcut değildir.
5. Metinde somut ifadeler daha çok kullanılmıştır.
b. Bu durum öğretici metinlerin, bilgi vermek, açıklama yapmak, yönlendirmek, haberdar etmek gibi amaçlarının olmasından kaynaklanmaktadır.
6. Metin, öğretici metin geleneği içerisinde edebi tenkit alanında yazılmıştır.
7.“Biraz Daha Hakikat” adlı metni internet sitelerinde, günlük gazetelerde ve dergilerde yayınlayabiliriz.
8.Hüseyin Cahit Yalçın
* Hüseyin Cahit’in gazetecilik, roman, hikâye, eleştiri, anı, çeviri türlerinde çalışmaları olmuştur.
* Tanin gazetesini çıkarmıştır. Malta’ya sürgüne gönderilen yazar orada İngilizce ve İtalyancadan bilimsel eserler çevirmiştir.
* Hüseyin Cahit, realizm akımının etkisinde kalmıştır. Romancılığa başladığında Ahmet Mithat’ın etkisindedir.
* İlk romanı olan Nadide teknik, anlatım ve üslup açısından tümüyle Ahmet Mithat’ın etkisini yansıtır. İkinci romanı olan “Hayal İçinde”de realizmin etkisi vardır. Romanlarındaki dil yalın, üslubu açık ve anlaşılırdır.
* Dil ve üslup yönünden Servetifünûnculardan ayrılır.
* Romanları: Nadide, Hayal içinde
* Öyküleri: Hayat-ı Muhayyel ve Hayat-ı Hakikiye Sahneleri, Niçin Aldatırlarmış
* “Kavgalarım” adlı eserde eleştirilerini ve sanatçılarla atışmalarını, “Edebi Hatıralar”da da anılarını toplamıştır.
* Servetifunûn dergisinin 1901′de kapatılmasına neden olan “Edebiyat ve Hukuk” adlı çevirinin (Fransızcadan) yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’dır.
Biraz Daha Hakikat adlı metin yazarın sert kişiliğini, eleştirici yönünü ortaya koyması bakımından, kitabın adının “Kavgalarım” olduğu da düşünülürse ilişkilidir.
SAYFA 91
GEZİ YAZISI:
2.ETKINLIK
1.Grup: Biraz Daha Hakikat ve On Birinci Mektup adlı metinler, okuyucuya bilgi vermek amacıyla yazılmışlardır.
Bu durum öğretici metinlerin yazılış amacıyla parelellik gösterir.
2. Grup: Biraz Daha Hakikat adlı metinde “Servet-i Fünun ve yenilik”, On Birinci Mektup adlı metinde ise “Mısır ve piramitler” teması işlenmiştir. Temaların birbirinden farklı olması hem metinlerin türü hem de anlatılanların birbirinden farklı olmasından kaynaklanmaktadır.
3. On Birinci Mektup adlı metindeki ifadeler, bilgi vermek amaçlandığı için açık ve kesindir.
3.ETKiNLiK
ı. Grup: Bkz. 2. soru
2. Grup: Metindeki “delta, üçgen, piramit, mumya, ebu’l-hevl” ifadeleri terim ve kavramlardır.
Bu bakımdan On Birinci Mektup adlı metin, öğretici metin olması dolayısıyla yoğundur.
4. Metinde somut ifadeler daha baskındır. Fakat yazarın edebi üslubundan kaynaklanan birtakım benzetmeler ve sanatlı söyleyişlerde soyut ifadelere de yer verilmiştir.
5. On Birinci Mektup aldı metin “gezi yazısı”dır.
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATINDA GEZİ YAZISI:
Türk edebiyatında gezi yazısının ilk önemli örneği Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” adlı eseridir.Evliya Çelebi’den sonra da edebiyat tarihimizin çeşitli dönemlerinde gezi yazısı örnekleri verilmiştir.
Tanzimat döneminden Cenap Şehabettin’in gezi yazılarına kadar verilen gezi yazısı örneklerinin pek edebi değer taşıdığı söylenemez.
Cenap Şehabettin’in bu türde verdiği eserler Batılı anlamda gezi yazısının ilk güzel örnekleridir.
2.Abdülhamit’in uyguladığı baskıcı siyaset ve sansür nedeniyle Servet-i Fünun döneminde bir yerden bir yere gitmek belli izinlere bağlı olarak gerçekleşmiş ve seyahat özgürlüğü kısıtlanmıştır.Bu nedenle gezi yazısı diğer türlere göre ikinci planda kalmıştır.
Bu dönemdeki gezi yazılarında sanatlı bir dil ve şiirsel bir anlatım vardır.
Mekanlar genelde Doğu ve Batı ülkeleridir.Batı’yı tanımak Servet-i Fünuncuların en büyük isteğidir.
Servet-i Fünun döneminde gezi yazısı türünde eser veren sanatçılar ve eserleri şunlardır:
Cenap Şehabettin : Hac Yolunda, Avrupa Mektupları, Afak-ı Irak, Suriye Mektupları
Ahmet İhsan Tokgöz : “Avrupa’da Ne Gördüm?”
6. CENAP ŞEHABETTİN
1870′te Manastır’da doğdu. 12 Şubat 1934’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Babasının Plevne’de şehit düşmesinden sonra ailesiyle İstanbul’a geldi. İlköğrenimini Tophane’deki Fevziye Mektebi’nde yaptı. Gülhane Askeri Rüşdiyesi’ni bitirdi. Tıbbiye İdadisi’nden sonra Askeri Tıbbiye’den mezun oldu. Hekim yüzbaşı oldu. Paris’te 4 yıl cilt hastalıkları ihtisası yaptı. Yurda döndükten sonra Mersin, Rodos, Cidde’de karantina hekimliği, sıhhiye müfettişliği yaptı. 1914’te emekliye ayrıldı. Darülfünûn’da Türk Edebiyatı Tarihi dersleri okuttu. Kurtuluş Savaşı sırasında Kuva-yı Milliye’ye karşı olumsuz tutumu nedeniyle öğrencileri tarafından istifaya zorlandı. Daha sonra cumhuriyeti destekledi ama yalnızlıktan kurtulamadı. İlk şiiri 1885’te daha öğrencilik yıllarında Saadet gazetesinde yayımlandı. Önceleri Muallim Naci’nin etkisiyle divan türü şiirle uğraştı. Daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan etkilenerek Batı tarzı şiire yöneldi. Servet-i Fünun dergisinde şiirleri yayımlandı. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil’le birlikte Servet-i Fünun edebiyatının 3 önemli isminden biri oldu. Gelenekçi şairlerin en çok saldırdığı yenilikçi şairdi. Diğer Servet-i Fünun’cuların tersine bireysel şiiri tercih etti. Edebiyat-ı Cedide’nin en aşırı örneklerini verdi. Şiire “nesir-musikisi” dedi. Şiirlerinde kullandığı “Sâât-i semenfâm”, “çeng-i müzehhep”, “nay-i zümürrüt” gibi deyimler, imgeler döneminin sanat dünyasında önemli tartışmalar yarattı. Heceleri müzik düzeyinde uyumlu kullanmayı savundu. Bu tarzda yazdığı en iyi iki örnek “Yakazat-ı Leyliye” ve “Elhan-ı Şita” şiirleridir.
ESERLERİ
Tâmât (1887)
Seçme Şiirleri (1934, ölümünden sonra)
Bütün Şiirleri (1984, ölümünden sonra)
Körebe (1917)
Hac Yolunda (1909)
Evrak-ı Eyyam (1915)
Afak-ı Irak (1917)
Avrupa Mektupları (1919)
Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)
Vilyam Şekispiyer(1932)
4. ETKİNLİK
1. Grup: “Ahmet Hikmet’i Nasıl Tanıdım?” adlı metin bilgilendirmek, haber vermek amacıyla yazılmıştır.
2.Grup: Metnin ana fikri “Ahmet Hikmet”tir.
3.Grup: Metin hatıra (anı) düşüncesiyle yazılmıştır.
1. Verilen metinlerde dikkati çeken yön daha önce de belirtildiği üzere toplumdan, sosyal sorunlardan uzak ve bireyseldir. Bu durum, Servet-i Fünun Dönemi öğretici metinlerinin bireysellik etrafında şekillendiğini göstermektedir.
2. Metinde döneminin siyasi gerçekliğini yansıtan ifadeler “Türkçülük” fİkridir. Sosyal gerçeklik olarak ise, sanatçıların ev toplantıları gösterilebilir.
3. Anlatım bozukluğu olan cümleler şunlardır:
Bu sebeple o zamana kadar tanımadığımız, görmediğimiz birçok adamlara rastgeliyor ve birçok kişilerle temas ediyorduk. “(çoğul eklerinİn yanlış kullanımı)
“Uzanan ellerimiz birbiriyle kucaklaştı. (Kelimenin yanlış anlamda kullanılması.)
“Başka herhangi yazarlar arasında ihtimal kırgınlığa varabilecek … ” (Gereksiz sözcük kullanılması)
“Fransızcada birçok Latin( ce) kelimeleri var, İngilizcede de birçok Fransız(ca) kelimeleri olduğu gibi … ” (Ek eksikliği ve çoğul ekinin yanlış kullanımı)
4.Metin günümüz için Servet-i Fünun Dönemine ışık tutan bir öneme ve değere sahiptir.
5. Verilen cümlelere göre dergiler, döneminin, sanat ve edebiyat hayatına yön veren, sanatın fikri ve edebi yönünün yer aldığı birer merkez konumundadır.
SERVET-İ FÜNUN DÖNEMİNDEKİ DERGİLERİN ÖĞRETİCİ METİNLERDEKİ ROLÜ
Tanzimat dönemi sanatçıları düşüncelerini halka aktarmak için özellikle gazeteyi bir araç olarak kullanmışlardır.Servet-i Fünun döneminde ise gazetenin yerini dergiler almıştır.
Bu dönemde yayımlanan başlıca dergiler şunlardır:”Servet-i Fünun Dergisi, Mektep, Maarif, Mirsat, Malumat vb.Bunlar içinde en önemlisi Servet-i Fünun dergisidir.
Bu dergilerde (özellikle Servet-i Fünun dergisinde)Fransız edebiyatından tercümler yapılmış edebi tartışmalar yeni tarzda şiirler hikaye roman ve sohbetler yayımlanmıştır.
Dergi sayfalarında yer alan sanat tartışmaları ve eleştiri yazıları öğretici metinlerden farklı olan edebi tenkidin bir türk olarak edebiyatımıza girmesini sağlamıştır.
6. Mehmet Raufun Edebi Kişiliği ve Hayatı, Eserleri
1875-1931)Servet-i Fünun romancıları arasında önemli bir yere sahip olan Mehmet Rauf, Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi ve Bahriye Mektebi’ni bitirdikten sonra deniz subayı olarak Girit ve Almanya’ya gönderildi. Yurda dönüşünde elçilik gemilerinin irtibat subayı olarak görev aldı. Ancak askeri yaşamı fazla sürmedi ve 1908′de subaylıktan ayrılarak yaşamını yazarlık ve yayıncılıkla kazanmaya başladı.
Anlama ve Yorumlama
1. Servet-i Fünun Döneminde edebiyat ve sanat tartışmalan “sanatın sanat için mi, toplum için mi?” yapıldığı eksenindedir.
2. Tanzimat Döneminde Batı’dan gelen fikirlerin ve edebi unsurların yayın kaynağı, halkı bilgilendirip eğitmeyi amaçlayan aydınlar için herkese hitap eden gazetedir. Servet-i Fünun Döneminde ise, herkese değil de sadece belirli aydın zümreye hitap eden dergi, gazetenin yerini almıştır. Bunun temelinde ise “estetik kaygı” vardır.
5.ETKİNLİK
1. GRUP: Servet-i Fünun Dönemi öğretici metinleri eleştiri, gezi yazısı ve hatıra olarak kaleme alınmış ve bireysel temalar işlenmiştir.Tanzimat Döneminde ise, makale ve fıkra gibi türler yapıyı belirlemiş ve top*lumsal sorunlar ele alınmıştır.
2. Grup: Servet-i Fünun Dönemi öğretici metinlerinde edebi bakımdan daha oturmuş bir dil ve üslup kullanılmış, dil ağırlaşmıştır.
Tanzimat Döneminde ise eskiye oranla daha sade bir dil kullanılmış ve edebi süs ve sanatlardan kaçınılmıştır.
6.etkinlik
Edebi tenkid, gezi yazısı ve hatıra türlerinden biriyle bir yazı kaleme alınız.
Ölçme ve Değerlendirme
ı. (D), (D), (Y)
2. tenkit, gezi yazısı ve hatıra …
3. Halit Ziya—–Saray ve Ötesi
Cenap Şehabettin—Avrupa Mektupları
Hüseyin Cahit Yalçın—Siyasi Anılar
4. Doğru cevap A seçeneğidir. Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste adlı eseri şiir kitabıdır.
5. Servet-i Fünun Döneminde bireysel konulann işlenmiş olması, sanatta “estetik kaygı” ve “zevk” anlayışının benimsenmesi dolayısıyladır.