-

| 0 yorum ]

Entansif Tarım Ve Tarım Bölgeleri : Andırın’ın çok az bir kısmında entansif tarım teknikleri uygulanır. Son yıllarda bu teknik bir artış göstermektedir. Entansif tarımın gelişmesinde, motorlu taşıtların artması yanında sulamalı tarımın ön plana çıkması, kredi olanaklarının kullanılabilir hale gelmesi, çiftçilerin bilinçlendirilmesi, tohumların seçilmesi, ilaçlama ve gübreleme gibi faktörlerin esas rolü olmakta ve yılda 2-3 çeşit tarım ziraatı yapılmaktadır. Böylece karpuz, mısır, pamuk, soya fasulyesi, turp, ıspanak, kavun ve özellikle de yer fıstığı tarımında büyük artışlar görülmektedir. Entansif tarımın başlıca görüldüğü bölgeler: Yeşilova ( Aşağı Andırın Ovası), Geben Ovası, Gökahmetli, Kumarlı, Bektaşlı, Beşbucak, Anacık, Akçakoyunlu, Alameşe, Darıovası, Haştırın, Akgümüş ve Kargaçayırı Bu tür tarım faaliyetleri yörenin iktisadi faaliyetine önemli katkılar sağlamaktadır.

.
Entansif Tarım: Çevresel faktörleri dikkate almadan, zirai katkı maddeleri kullanılarak, mümkün

olan en yüksek miktarda üretimi gerçeklestirmek için kullanılan tarımsal üretim yöntemi.

18

çerçevesinde, 1995 yılında yapılan bir düzenlemeyle çevre konularını OTP’nin

kapsamına almıstır. Bu program ile kimyasal maddelerin kullanımının sınırlandırılması

ve organik tarım faaliyetlerinin desteklenmesi öngörülmüs, entansif tarımdan kaba

tarıma geçilmesi hedeflenmistir. 1 Mayıs 1999’da yürürlüge giren Amsterdam

Antlasması ile sürdürülebilir kalkınma Toplulugun temel hedefleri arasına

alınmıstır.

Ürün çe

şitliliği entansif tarım sektörü oluşumuna neden olacağından buna ait teknik donanım da yoğunlaşmış olacaktır.

Entansif tarım

m yapısı , tarımda yüksek verim ve daha iyi bir refah düzeyine ulaşılmasını sağlamış, ancak çevre, gıda maddeleri ve tarımda çalışanlar ile ilgili bir çok sorunu da beraberinde getirmiştir (Rehber 1991).

Geleneksel tarım

mın en önemli amacı birim alandan en yüksek verim elde etmektir. Geleneksel tarımda doğal kaynakların yoğun kullanımı toprak, su ve hava kirliliği, tarım kimyasalları kalıntıları, doğal kaynaklardaki yıpranmalar artmış ve artan girdi kullanıma bağlı olarak üretim maliyeti yükselmiştir (Lampkin and Padel 1994).








| 0 yorum ]


Ötüken, Kansu ve Doğu Türkistan’da bir hâkanlık iki devlet kurmuş olan Türk boyu.Uygurların anayurtları, Baykal Gölünün güneyindeki Orhun, Selenga ve Tala nehirlerinin bulunduğu bölgedir. Bilinen tarihleri Büyük Hun İmparatorluğu ile başlar. Tabgaçlar (386-534) devrinden sonra, beşinci yüzyılın ikinci yarısında beylik kurdular. Göktürkler’in ilk zamanlarında Selenga Nehri etrafında oturuyorlardı. Yedinci yüzyılın ilk çeyreğinde Sir-Tarduşların altı kabileden meydana gelen birliğine katıldılar. P’u-ku, Tongra, Bayırku ve Fu-lo-pu kabileleri de Uygurların etrafında toplanarak, hep beraber Uygur adını benimsediler. Beyleri, Erkin unvanını taşıyor ve elli bin muharip asker çıkarabiliyorlardı. Göktürklerin zayıflamasıyla, kuvvetlendiler. Erkin yerine İl-teber unvanını kullanmaya başladılar. İl-teber T’u-mi-tu devrinde, Tola havâlisini alıp, güneyde Hoang-ho’ya kadar akınlar tertip ettiler. Uygurlar, akınları neticesinde, 646’da Çin İmparatoru tarafından da tanındılar. İl-teber T’u-mi-tu, kendini kağan ilan etti. Uygurlar’ı Göktürkler tarzında teşkilâtlandırdı. T’u-mi-tu 648’de Çin’in entrikalarıyla öldürülünce, yerine oğlu P’o-jon geçti. P’o-jon, Çinlilerin on-okların başına kukla kağan yaptığı Ho-lu’yu mağlup ederek, 656’da Taşkent yakınlarına kadar ilerledi. Uygurlar, Göktürklü Kapagan Kağan (693-716) zamanında Göktürklere bağlandı.


Uygurlar Haritası

Bilâhare Uygurlar, Göktürklerin iç mücadelesinden faydalanarak toplandılar. Göktürk Devletini yıktılar. 745’te, Ötüken merkez olmak üzere, Uygur Hakanlığını kurdular. Dokuz-Uygur Uruğu’ndan, birlik haline geldiler. Uruklar, Çince kaynaklarda şöyle geçer; Yaglakar (Yaglakır), Hu-tuko (Uturkar), Hu (Kürebir), Mo-ko-sik-i (Bagasıgır), A-vu-çö (Ebirceg), ko-sa (Hazar), Hu-vu-su (Khifuzu), Yo-vu-ku (Yagmurkar), Hi-ye-vu (Ayabire).


Bu uruklardan kurulu Uygur kabilesinin idaresi altındaki Dokuz-Oğuz birliği de; D’u-ku (Buku), Hun (Qun), Pa-ye-ku (Bayırku), T’ung-lu (Tongra), Sse-kie (Sıkar), K’i-pi, A-pu-sse, Ku-lun-vu-ku, A-tie (Ediz)’dir. Dokuz Uruk’dan meydana gelen Uygur boyu, Dokuz-Oğuz boyunun ilâvesiyle boy sayısı ona yükselerek, On-Uygur diye anılan birlik meydana geldi. Basmıl ve Karluk boylarının katılmasıyla birlik sayısı onbire yükseldi. Uygur Hakanlığı, her boyun başına birer bey olmak üzere, on bir vali tarafından idare edilmekteydi.


Uygur Hakanı Kutlug Bilge Kül, Orhun kıyısında Ordu-balık şehrini kurup, burayı merkez yaptı. Kutlug Bilge Kül, 747’de ölünce, yerine oğlu Moyen-çor (Bayan-çor, Bilge Kağan) Uygur Kağanı oldu. Moyen-çor (747-759), kuzeyde Kırgızlar, batıda Karluklar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllar ayrıca Sekiz-Oğuz, Dokuz-Tatar ve Çikler ile muharebe edip, bunları kendine bağladı. Hakimiyetini Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, İç-Asya ve Kerulen’e kadar genişletti. Oğullarını buralara, Yabgu, Şad unvanıyla tayin etti.


Moyen-çor, Çin üzerinde de çok tesirli oldu. Moyen-çor’a bağlı Karluklar, Çinlilerle, İslâm dînini tebliğ için bölgeye gelen Müslümanlar arasında yapılan Talas Meydan Muharebesi’nde (751) İslâm ordusu tarafını tuttu. Talas Meydan Muharebesinde Çinliler, ağır mağlubiyete uğradı. Tarım Havzası, Uygurlara geçti. Çinliler, Orta Asya’dan çekildi. Çin’de büyük hâdiseler oldu. Annesi Türk olan An-lu-şan adlı bir kumandan, 200.000 kişilik bir kuvvetle, Çin’in merkezî şehirlerinden Lo-yang’ı 756’da, Ç’ang-an’ı 757’de zaptetti. An-lu-şan, kendisini imparator ilan etti. Çinliler, bu hâdiseler üzerine, Uygurlardan yardım istemek zorunda kaldı. Moyen-çor, Uygurları yardıma çağıran T’ang İmparatoru Su-tsung’u destekledi. 757’de Lo-yang’ı ve diğer merkezî şehirleri geri aldı. Çin, yılda 20.000 ton ipek vermeyi taahhüt etti. Uygur Hakanı, İmparatorun kızıyla evlendi. Moyen-çor (Bilge Kağan) 759’da ölünce yerine Bögü Kağan (Alp Külüg Bilge Kağan) geçti.


Bögü Kağan, Çin’e hakim olmak niyetindeydi. Uygur Ordusu, 762’de Çin’e sefere çıktı. Uygurların gelmesiyle Çin’deki iç mücadele sona erip, birlik oldular. Uygur ileri harekâtı durdu. Fakat, Çin’de Uygur nüfusu ve tesiri arttı. Çin’in merkez ve şehirlerinde pek çok Uygur, serbestçe ticaret yapıyor, istedikleri kadar ipekli kumaş alıp, satıyorlardı. Bögü Kağan, Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin’i korumak üzere, Töles asıllı Çin kumandanı P’u-ku Huai-en’in davetiyle, 762’de Lo-yang Seferini yaptı. Lo-yang Seferi, Tibetlilerden Çin’i kurtardıysa da, Türk kültürünün aleyhine oldu. Bögü Kağan, Ötüken’e dönerken, Mani dînini Türkler arasında yaymak için, dört rahibi de beraberinde getirdi. Bögü Kağan, Manihaizm’i kabul edince, bu bozuk din, Uygurlar ülkesinde resmî bir mahiyet kazandı. Manihaizm, hayvanî gıdâlarla beslenmeyi yasakladığından, disiplinli ve cesur bir kavim olan Uygurların muhariplik (savaşçılık) vasfını zayıflattı.


Bögü Kağan, Kırgızlar üzerinde de zafer kazandı. Çin’e sefer etmek isterken, buna karşı çıkan akrabası Nazır Tang Bağa Tarkan tarafından, 779’da öldürüldü. Tang Bağa Tarkan, Alp Kutlug Bilge Kağan unvanıyla, Uygur Hakanı oldu. Alp Kutlug Bilge Kağan (779-789), cesareti, iyi idaresi ve yapmış olduğu kanunlarıyla tanınır. Kırgızları tekrar mağlup etti. Çinli bir prensesle evlenince, Uygur tüccarlarının Çin’de tahakkümlerinden doğan anlaşmazlıklar ortadan kalktı. 789’da ölmesiyle yerine Külüg Bilge Kağan (789-790) ve sonra bunun oğlu Kutlug Böge (790-795) hakan oldular.




Uygurlar, iktisadî ve kültürel menfaatleri sebebiyle, Çin’i eskiden beri taarruzlardan koruyorlardı. Tibetlilerin tekrar Çin’e tecavüz etmeleriyle, yine kuvvet yardımı gönderildiyse de, başarılı olmadı. Kutlug Bilge Kağan, bu başarısızlık üzerine 795’te öldürüldü, yerine Alp Kutlug geçti. Alp Kutlug Bilge Kağan (795-805), sevilen bir kumandan ve idare adamıydı.


Külüg Bilge Kağan (805-808) zamanında, huzur devri açıldı. İktisadî hayat gelişti. İç-Asya’nın önemli ticaret şehirlerine nüfuz edildi. Alp Bilge Kağan’dan (808-821) sonra hakan olan Küçlüg Bilge Kağan (821-833); Karabalasagun Kitabesini, 826’da diktirdi. Küçlüg Bilge Kağan zamanında, Türkistan’ın doğusuna inmek isteyen Tibetliler durduruldu. Karlukların başına yeni bir Yabgu tayin edilip, Soğd bölgesine kadar ticarî münasebetler geliştirildi. Fakat, Uygur ülkesinde huzursuzluk da başladı, hakan öldürüldü. Küçlüg Bilge Kağan’dan sonra yerine geçen Alp Külüg Bilge Kağan (833-839) da, nazırının tahrik ettiği isyanda öldürüldü.


Uygurlar, millî vasıflarına ters düşen Manihaizm tesiriyle gittikçe gevşeyince; Yenisey bölgesinde olup, Orhun bölgesini de kontrol altında tutan Kırgızların taarruzuna dayanamadılar. Kırgızlar, kalabalık kuvvetleriyle, 840’ta Uygur topraklarına girdiler. Uygur başşehri Ötüken’i zaptedip, son hakanı öldürdüler. Ötüken’de devletleri yıkılan Uygurlar, büyük topluluklar hâlinde yurtlarını terk ettiler. Karluk ülkesine, Çin hududuna ve daha kesif olarak da, zengin ticaret merkezlerinin bulunduğu İç-Asya’da, Beş-balık, Turfan, Kuça sahasına göçtüler.


Uygurların Ötüken’den göçleri, Hakan ailesine mensup, Vu-hi Tegin ve Ngo-nic Tegin adlı iki kardeş tarafından idare edildi. Göçten sonra, Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göçü idare eden kardeşlerden Vu-hi Tegin (841-846), kağan seçildi. Uygurlar, Kırgız ve Çin taarruzlarına maruz kalıp, çok zarar gördüler. Bir kısmı Çin’in tâbiiyetine girip, Kan-Çou Uygur Devleti’ni kurdular. Bir kısmı da eski yurtlarına dönüp, Doğu Türkistan (Turfan) Uygur Devleti’ni kurdular. Fakat, bu iki devlet de, Bozkır Türk Devletinden farklı vasıflar taşıyorlardı. Hakimiyetlerini genişletme idealleri yoktu. Büyük siyasî mücadelelere girmekten sakındılar. Başta, Çin hükümetleri olmak üzere, komşularıyla dostluk ve ticarî münasebetlerini devam ettirdiler.


| 0 yorum ]

Logaritma (Yunanca: λόγος (logos) = anlayış, ἀριθμός (aritmos) = sayı), 17. yüzyılın başında hesapları hızlandırmak için yapılan bir buluş. 300 yıldan daha uzun bir zaman, temel bir hesap metodu olmuştur. 19. yüzyılda masa hesap makinalarının doğuşu ve yirminci yüzyılda elektronik hesap makinalarının ortaya çıkışı, logaritmaya olan ihtiyacı azaltmıştır. Ancak logaritmik fonksiyonların teorik ve uygulamalı matematikte özel bir yeri vardır.

Logaritma, birbirinden habersiz çalışan iki kişi tarafından keşfedilmiştir. Bunlar; 1614'te İskoçyalı John Napier ve 1620'de İsviçreli Joost Bürgi'dir.

Logaritma üzerinde önemli çalışmaları olan bir Türk bilgini de Gelenbevi İsmail Efendidir. Kendisi büyük bir matematikçi olup, mantıkla da uğraşmıştır. 1730-1790 yıllarında yaşayan bu büyük alimin Logaritma Risalesi isimli çok açık, anlaşılır yazılmış bir eseri mevcuttur.



Logaritmayı açıklamak için 2·2·2= 8 ifadesine bakalım. Bu 2³ = 8 olarak kısaca yazılabilir. Bu örnekte 3, 8'in 2 tabanına göre logaritması denir.Buradan çıkan sonuç log28=3 'dur. Başka bir örnek, 2·2·2·2 = 16 ve 24= 16 yazılırsa, burada 4, 16'nın 2 tabanına göre logaritmasıdır.Yani log216=4 'tür. Genel olarak bx= N ifadesinde N'nin b tabanına göre logaritması, x'tir. Her ne kadar her pozitif sayı taban olarak kullanılırsa da genel olarak logaritma 10 ve e (yaklaşık, 2,718281828) tabanına göre hesaplanır.



Tabii logaritma



Eğer taban olarak yaklaşık 2,718281828 olan e sayısı alınırsa, bu logaritma tabii logaritma veya keşfeden John Napier'e izafeten Napier logaritması olarak da isimlendirilir. logeN yerine ln N ifadesi kullanılır. Mesela, ln 2= 0,6932'dir. Tabii logaritma genel olarak, ilmi kanunların ifadesinde sık sık ortaya çıkar.

Adi ve tabii logaritmalar birbirleri ile alakalı olup, tabii logaritma, adi logaritmaya 0,4343 sayısı ile çarparak çevrilebilir.



Adi ve tabii logaritmaların dışında herhangi pozitif bir reel sayı tabanına göre de logaritma kullanılır. Ancak negatif sayıların hiçbir tabana göre logaritmasının olmayacağı açıktır.

Denklemler











| 0 yorum ]

Sıfır sayısının birbirinden bağımsız olarak hem Hindistan'da hem de Maya'lar tarafından icat edildiği sanılıyor. Hindistan'da kullandığımıza benzeyen bir kesirli sistem kullanılmaktaydı, ancak İ.Ö. 3. yüzyıla kadar sıfır yerine boşluk bırakıyorlardı. Boşluk, sayıları ayırmak için de kullanıldığından oldukça akıl karıştırıcıydı, dolayısıyla sıfır yerine nokta koymaya başladılar. Bizim bildiğimiz sıfırın sıfır olarak kullanılmaya başlaması ise İ.S. 7. yüzyıla rastlar. Mayaların İ.S. 3. yüzyılda takvimleri için sıfırı icat etmişler.




Sıfırın Avrupa uygarlığına gelmesi Araplar tarafından İ.S. 800'lü yıllarda olmuştur. Yunanlı ve Romalılar sıfır kullanmıyorlardı çünkü hesaplamalarını abaküs üzerinde yapıyorlardı. Sıfır sözcüğü, Arapça sifr den gelmektedir.

| 0 yorum ]

Ebru Sanatı Nedir?

Yoğunlaştırılmış su üzerine toprak ve toz boyalarla resim yapma sanatıdır. En eski süsleme sanatlarımızdandır.

İçinizdeki fırtınaların, sevinçlerin, aşkların suya yansımasıdır ebru…Su ve siz…Büyük bir aşkla atılan her boya damlası sizin gülümsemeniz yada gözyaşınızdır…..

Ebru tarihçesi

Zamanla Ebru olarak anılan bu sanatın kelime kökeni Farsça Ebri: bulut bulutumsu, Çağatayca: Ab-ru : su yüzü ‘ den geldiği bilinmektedir. Türkistan’ da doğan bu sanatın başlangıcının 9. y.y olduğu sanılmaktadır. Fakat elimizde tam bir belge niteliği taşıyan bilgi bulunmaktadır.1447 yılına ait olduğu söylenen en eski ebrunun Topkapı sarayında olduğu söylenmektedir. Fakat şu an o ebruya ulaşılamadığı için elimizde bulunan en eski ebru Topkapı Sarayın’da ki 1554 yılına ait olan ebrudur diyebilmekteyiz.

Osmanlı imparatorluğunda Enderun mekteplerinde saray için üretilen ebru saray dışına taşıp buradan da Anadolu’ya yayılmıştır.Doğal malzemelerle çalışılmaktadır.Gül dalı ve at kılından fırça, bitki zamkından suyun yoğunluğunu arttırmak için kitre , boyaları su yüzeyinde tutabilmek için öd , boya olarak da toprak, pigmen ve oksit boylar kullanılmaktadır.Çok taşlı ve pis olmayan beğendiğimiz herhangi bir renk toprak ile boyalarımızı kendimiz elde edebiliriz.Göreme’nin beyaz ve kirli beyaz, Sivas’ın koyu kahverengi, Kütahya’nın aşı boyası(kırmızı toprak) gibi. Bu nedenle, doğanın tüm güzelliklerinden yaralanarak ebru sanatını icra etmek mümkün olabilmektedir.


Osmanlılar döneminde devlet belgeleri ve resmi yazışmalarda zemin olarak kullanılmıştır. Bu ise ebrunun bir eşi daha olmayan desenlerinden yola çıkılarak tahrifatı önlemek amacıyla yapılmıştır. Yazı pervazlarının süslemesinde, kitap ciltlerinin iç kapağı olarak kullanılan ve hat çalışmaları için zemin oluşturan ebru sanatının, avrupalı seyyahlar tarafından keşfedildikten sonra değeri iyice anlaşılmıştır


Avrupalılar, ebru kağıdının üzerinde, mermerlerde bulunan damarların yer almış olmasından dolayı bu kağıda “mermer kağıdı”; Araplar ise damarlı kağıt anlamına gelen “Varaku’l mücezza” demektedir.

Ruha huzur veren ve sabırlı olmayı öğreten bir sanattır ebru. Sinir hastaları ve özürlü çocuklar üzerinde yarattığı olumlu etkiler ortadadır. Sakinleştirici etkisi ile sinir sistemini düzenlemekte ve su ile ilgilenmeyi zaten seven çocuklarda ise, renklerin birbirleri ile dansı, onları mutlu kılmaktadır.Bir çiçeği bile yapabilmek için, hareketleri düzene soktukları ve geliştirdikleri bir gerçektir.


Ebru Malzemeleri

Ebru`da temel malzeme olarak Kitre ( Keven bitkisinin kökünden elde edilen ve suda eritilerek tutkal halinde kullanılan sıvı madde) tabii toprak bayalar, sığır odu, tekne kağıt, at kılından yapılmış özel fırçalar bizler vs. kullanılmaktadır. Ebru kağıtları kitap süslemesinde cildinde, levha kenarlarını süslemede ve çiçeklerin şekli verildiği çiçekli ebrular bizzat dekoratif süsleme alarak levha yapılmaktadır. Çiçekli ebruların etrafına farklı bir ebru ile kenar yapılmakta ve çok güzel tablolar oluşturulmaktadır. Ayrıca hafif renkli ebrular üzerinde yazı yazılmakta, minyatür ve süslemeler yapılmaktadır. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesindeki elyazması kitaplarına çoğu ile süslüdür. Süleymaniye`de 10.000 civarında elyazması eser var.


Ebru Örnekleri

ebru sanatı

| 0 yorum ]

Minyatür Hakkında Genel Bilgi

Çok ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen addır. Ortaçağda Avrupa’da elyazması kitaplarda baş harfler kırmızı bir renkle boyanarak süslenirdi. Bu iş için, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksit kullanılırdı. Minyatür sözcüğü buradan türemiştir. Bizde ise eskiden resme “nakış” ya da “tasvir” denirdi. Minyatür için daha çok nakış sözcüğü kullanılırdı. Minyatür sanatçısı için de “resim yapan, ressam” anlamına gelen nakkaş ya da musavvir denirdi. Minyatür daha çok kâğıt, fildişi ve benzeri maddeler üzerine yapılırdı.

Minyatür, doğu ve batı dünyasında çok eskiden beri bilinen bir resim tarzıdır. Ama minyatürün bir doğu sanatı olduğunu, batıya doğudan geldiğini ileri sürenler vardır. Doğu ve batı minyatürleri resim sanatı yönünden hemen hemen birbirinin aynı olmakla birlikte renk ve biçimlerde, konularda ayrılıklar görülür. Minyatür, kitapları resimlemek amacıyla yapıldığından boyutları küçük tutulmuştur. Bu ortak bir özelliktir. Doğu ve Türk minyatürlerinin bazı başka özellikleri de vardır. Bu minyatürlerin çevresi çoğu kez “tezhip“ denen bezemeyle süslenirdi. Minyatürde suluboyaya benzer bir boya kullanılırdı. Yalnız bu boyaların karışımında bir tür yapışkan olan arapzamkı biraz daha fazlaydı. Çizgileri çizmek ve ince ayrıntıları işlemek için yavru kedilerin tüylerinden yapılan ve “tüykalem“ denen çok ince fırçalar kullanılırdı. Boyama işi için de çeşitli fırçalar vardı. Resim yapılacak kâğıdın üzerine arapzamkı katılmış üstübeç sürülürdü. Renklere saydamlık kazandırmak için de bu yüzeyin üzerine bir kat da altın tozu sürüldüğü olurdu.

Bilinen en eski minyatürler Mısır’da rastlanan ve İÖ 2. yüzyılda papirüs üzerine yapılan minyatürlerdir. Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma, Bizans ve Süryani elyazmaları’nın da minyatürlerle süslendiği görülür. Hıristiyanlık yayılınca minyatür özellikle elyazması İncil’leri süslemeye başladı. Avrupa’da minyatürün gelişmesi 8. yüzyılın sonlarına rastlar. 12. yüzyılda ise minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler değil dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı. Baskı makinesinin bulunuşuna kadar Avrupa’da çok güzel ve görkemli minyatürler yapıldı. Bundan sonra minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı. 17. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı. Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte dar bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak sürdürüldü. Selçuklular döneminde de minyatüre önem verildi. Selçuklular’ın İran ile ilişkileri nedeniyle minyatür sanatı İran etkisinde kaldı. Mevlana’nın resmini yapan Abdüddevle ve başka ünlü minyatür sanatçıları yetişti. Osmanlı Devleti döneminde ise 18. yüzyıla kadar İran ve Selçuklu etkisi sürdü. Fatih döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde de Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti. 16. yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Nakşî ve Şah Kulu ün yaptılar. Gene aynı dönemde, Bihzad’ın öğrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul’a çağrılarak saraya başnakkaş (başressam) yapılmıştı. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıktı ve kendine özgü bir biçim geliştirdi. 19. yüzyıl başlarında yenileşme hareketleriyle birlikte minyatürde de batı resim sanatının etkileri görüldü. Minyatür yavaş yavaş yerini bildiğimiz anlamda çağdaş resme bırakmaya başladı. Ama batıda olduğu gibi ülkemizde de geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürmektedir.


| 0 yorum ]

Yirminci yüzyılın başlarında Viyana sanatın, müziğin, eğlencenin ve neşenin şehriydi. Kimileri mimari güzelliğinin Paris’e rakip olduğunu iddia ediyordu. Johann Strauss -genç olan- birkaç yıl önce ölmüştü. Onun bestelemiş olduğu Mavi Tuna, şehrin sokaklarında tüm heybetiyle dolaşıyordu. Nehir kenarlarında birbirinden o kadar farklı insan yaşıyordu ki, nehre kimi zaman “Irkların Anayolu” deniliyordu.

Ayrıca Viyana bir imparatorluk şehriydi. İmparator Franz Joseph 50 yıldan fazla süredir Habsburg tahtındaydı. Habsburglar İspanya’yı, Hollanda’yı ve Macaristan’ı yönetmiş, 700 yıldan fazla süredir varolan bir imparatorluktu. Ancak imparatorlarının kendisi gibi Habsburg İmparatorluğu da yaşlanmaktaydı. Rusya’nın dışında Avrupa’nın en büyük ülkesini yönettiği halde çöküş başlamıştı. Ancak bu çöküşü, şan ve şöhret için şehre doluşan sanatçılar göremiyordu.

Şehrin merkezine “iç şehir” deniliyordu. Daha önceden surlar içinde kalan bu bölge şehrin en ünlü caddesi olan Ringstrasse ile çevriliydi ve İmparatorluk Sarayı, sanat ve tarih müzeleri, St. Stephen Katedrali ve Viyana Üniversitesi’ni barındırıyordu. Bu şehre gelen iki genç adam şanslarını aramak için birlikte bir oda tuttular.

İlk önce ressam olan gelmiş ve mütevazı odaya yerleşmişti. Oldukça ufak olan oda iki genci ancak barındırıyordu. Odaya iki portatif yatak, genişçe bir masa ve iki sandalye sıkıştırılınca hareket edebilecek alanları kalmamıştı. Genç ressam pencerenin dışındaki saksılıkta biraz sosis, ekmek ve süt bulunduruyordu. Hemen çalışmaya ve ileride tamamlayacağı taslakları çizmeye başlamıştı.

Birkaç gün sonra arkadaşı Gus da geldi. Beraberinde hoş lezzetler getirmişti: Kızarmış domuz eti, taze pişmiş fasulye, peynir, jambon ve kahve.

“Büyük ve güzel şehir Viyana’ya hoş geldin” diye bağırdı ressam.

“Sana etrafı göstermek için sabırsızlanıyorum. Opera binasını görmelisin. Muhteşem.”

Gus önce yemek yemek istediğini söyledi. İki genç mükellef bir yemekten sonra keşfedecekleri şehri gezmeye çıktılar. Gus büyük bir tur yapmıştı ama mütevazı odalarına döndükleri için mutluydu, çünkü uzun süren yolculukla yorulmuştu.

Gus müzisyendi ve bir piyanoya ihtiyacı vardı. Aradığını devlete ait bir rehine dükkanında buldu. Piyano, birlikte yaşayacakları ilk soruna yol açmıştı. Ufacık olan odaya sığdırmaya imkan yoktu. Genç sanatçılar ufak odalarına verdikleri kiranın iki katını verip koridorun sonundaki daha büyük başka bir odaya geçtiler.

Sonraki gün müzisyen giriş sınavlarını verdiği Müzik Akademisi’ne kaydını yaptırdı. Arkadaşının erken gelen başarısını kıskanan ressam içe dönük ve alıngan bir ruh haline bürünmüştü. Ufak bir olay yüzünden bile sinir krizi geçiriyordu. Zaman geçtikçe Gus’un akademideki başarısıyla ilgilenmemeye başladı. Bir keresinde genç müzisyen eve akademiden bir kız arkadaşını getirdiğinde inanılmaz derecede kızdı. Kızlarla erkeklerin aynı okulda okuduğu sistemi desteklemiyordu.

Ressamın elinde Güzel Sanatlar Akademisi’nden ünlü bir profesöre yazılmış bir referans mektubu olduğu halde bunu kullanma fikrinden, çalışmalarının bahsedildiği kadar iyi çıkmayacağı düşüncesiyle nefret ediyordu. Birçok kere odalarından elinde portfolyosuyla çalışmalarını göstermek için çıkmış ancak cesaretini yitirerek görüşmeye gidememişti. En sonunda Gus’a akademinin onu kabul etmediğini söyledi. Yetersizlikleri yüzünden öfke krizlerine girip etrafında gördüğü adaletsizliğe isyan ediyor ve bu davranışlarıyla arkadaşını korkutuyordu.

Gus, ressamın kendine kurduğu tutumlu ve zorluklara dayalı hayata hayranlık duyuyordu. Arkadaşı günlerce sadece süt, ekmek ve tereyağı yiyerek yaşıyor ve daha fazla para biriktirebilmek için pantolonlarını ütüye göndermiyor, yatağının şiltesinin altına koyarak düzleştiriyordu. Her şeye rağmen müziğe olan ortak tutkuları aralarında özel bir bağ yaratmıştı. Hatta ressam operayı Gus’tan daha fazla seviyordu.

Ressam o basit ve yavan hayatında biriktirdiği parayla opera ya da tiyatroya gidiyordu. Gus’la beraber iki krona kadınların giremedikleri gösteriyi seyretmek için bilet alırlardı. Geceleri belli saatte kapılarını kapayan binadaki odalarına gidebilmek için çoğunlukla gösteri bitmeden önce çıkarlardı. Eğer çok gecikmişlerse kapıcıyı uyandırır ve bahşiş verirlerdi. Döndükleri zaman ressam Gus’ı kaçırdıkları bölümleri çalması için ikna ederdi.

Viyana’nın eğlence aleminde genç sanatçıların günlerini kadınlarla renklendirecek ne paralan, ne zamanlan, ne de eğilimleri vardı. Bu konuda yaptıkları tek şey şehrin Spittelberggasse denilen kesimine gidip cinselliğin en çirkin yüzüne ahmakça bakmaktı.

Gus akademideki eğitimine devam ederken ressam da çılgın bir çalışına dönemine girmişti. Sanki arkadaşının ilerlemesinin verdiği itibara yetişmeye çalışıyordu. Çizdiği taslakların dışında Viyana için yapabileceği mimari gelişim projeleri için de taslaklar çiziyordu. Yoksulların oturduğu şekilsiz konutları yıkıp yerlerine örnek binalar yerleştirmek istiyordu. Daha sonra müzikal bestelemeye çalıştı, hatta dekor ve kostüm çizimleri bile yaptı. Bu çalışmaları Gus’ın başarısıyla aynı döneme denk düştü, üç bestesi söylendi ve yaylılar için sexteti çalındı.

Yaz geldiğinde iki genç ayrılacaklardı. Gus, anne ve babasının yanına gidecekti. Ressam da akrabalarını ziyaret edeceğini söylemişti. Ayrıldıkları sırada Gus, arkadaşının odalarının böcek istilasına uğradığını mırıldandığını duydu. Bu sözler oda arkadaşlıklarının son cümlesiydi.

Ressam Viyana’ya 1908 yazının sonuna doğru döndü. Bir kez daha Sanat Akademisi’nden ret cevabı aldı. Taslakları sınava girmesi için yeterli bulunmamıştı. Daha harap ve bakımsız bir binaya taşındı ve giderken Gus’a hiçbir not bırakmadı.

Sonraki yıl genç ressam iki kez daha yer değiştirecekti. Son taşınışından sonra artık kalıcı bir adresi olmayacaktı. Viyana caddelerinde dolaşan kimliksiz ve isimsiz bir serseri haline gelmişti. Başını yaslayacak nereyi bulursa orada uyuyordu. Parklarda, kapı kenarlarında, banklarda ve yoksullar için yapılmış ucuz otellerde uyuyordu. Durumunu değerlendiriyor, tekrar tekrar onu Viyana’ya getiren sebepleri düşünüyordu. Artık profesöre yazılan mektubu vermediği için kendini lanetlemeye başlamıştı.

Reddedilişlerinin sebebinin taslaklarının yetersizliği olduğu fikrini bir türlü kabul edemiyordu. Eğer biraz parası olsaydı her şeyi değiştirip düzeltebileceğine inanıyordu. Onları çeşitli çarpıcı fikirleri ile ikna edebilirdi. Yeteneği sınır tanımayacaktı. Sadece çizim ve resim yapmayacaktı, onlara müzikal yeteneğini de gösterecekti. Zaten niye bir müzikalin sahne dekorunu ve kostümlerini çizmemişti ki? Hatta müzikalinin zafere ulaşacağı binayı da tasarlayabilirdi.

Gündüzleri şehrin merkezinde gördüğü muhteşem binalar ve olağanüstü konaklar onu intikam düşüncelerine dalmaya itiyordu. Ama o da onlar gibi olacaktı. Hatta belki Sanat Akademisi’ni bombalayacaktı.

Geceleri gizlice bulduğu köşelerde uyurken Gus’un başarısızlığa uğradığını hayal ediyor ve çok ünlü bir sanatçı olan kendisinin ona hayatta kalabilmesi için yüklü miktarda para verdiğini düşlüyordu.

Kısa bir süre sonra günleri gecelerine karışır oldu. Akıllılıkla delilik arasındaki ince çizgide gelir gider oldu. Düşünceleri gerçekle olan tutarlılıklarını kaybetmişti. Bazı zamanlarsa mantıklı düşünmeye başlıyor, yeteneklerini sıralıyor ve hayata dönmek için savaşması gerektiğine inanıyordu.

Yapması gereken ilk şey sokaklardan kurtulmaktı. İşçilerin toplu olarak kaldıkları bir barınağa gidip bir süre orada evsizlerle birlikte yaşadı. Ancak oradaki gürültüden ve pislikten nefret ediyordu. En sonunda kiliseye gitti, beraberinde taşıdığı giysilerin çoğunu sattı ve bu parayla düşkünler için yapılan ve Epstein adındaki bir ailenin işlettiği bir barınağa yerleşti.

Sokaklardan kurtulmuştu ama dibe vurduğunu da anlamıştı. Zorla banyo yaptırılıyor, dezenfekte ediliyor, çorba ve ekmekten oluşan akşam yemeğini almak için sıraya giriyordu. Onun gibi özel hayatına değer veren biri için bu, kendisine yapılabilecek en büyük hakaretti.

Bir sonraki aşama, üretken bir yaşama dönebilmek için az da olsa para biriktirebileceği bir iş bulmaktı. Kışın kar küreği, bavul taşıdı, hatta dilenmeyi bile denedi. Ama beceremedi.

Sonunda barınakta onun gibi ressam olan bir adamla tanıştı. İkisine de yardım edebilecek bir plan yaptılar. Genç ressam normalden iki kat daha büyük ebatta kartpostallar resmedecek, arkadaşı da kapı kapı dolaşıp turistlere satacaktı. Tek sorun malzeme alacak parayı bulmaktı. Bir zamanlar asla yapmayacağını söylediği şeyi yaptı ve anne babasından borç istedi.

Para eline geçtiğinde ressam yuvarlanmış olduğu çukurdan bir basamak yukarı çıkabilecekti. Boya malzemelerinin en gereklilerini alarak erkeklerin kaldığı bir otel odasına taşındı. Temiz ve fena döşenmemiş odası çok ufak olduğundan resim yapmak için otelin yazı odasını kullanıyordu. Yeni arkadaşıyla yaptığı ortaklık iyi sonuç getiriyordu. Yavaş yavaş eskiden olmak istediği, hayalini kurduğu sanatçı gibi olmaya başlamıştı. Hatta saçını uzatmış, sakal bile bırakmıştı. Kaldığı yerdeki diğer insanlarla da tanışmaya başlamıştı. İnsanların arasına karıştığında duyduğu çekingenlik ve utangaçlık da yavaş yavaş azalıyordu.

Aralarındaki konuşmalar çok geçmeden siyasete yönelmeye başladı. Uzun süredir uyuşmuş olan düşünceleri bir tartışma grubunun lideri olana kadar gelişti. Kimi zamanlar, resim yaparken etrafındakiler politika konuşmaya başladığında sessiz kalamayıp konuşmaya katılıyordu.

Yeni aşkına kendini o kadar kaptırmıştı ki, ortaklığı bozulmuştu. Meclise gidip saatlerce tartışmaları dinliyordu. Bulabildiği ne varsa, yasak dergiler de dahil olmak üzere okuyordu.

Genç ressam akademiye girmek için son bir çabada bulundu ama yine aynı sonuçla karşılaştı: Başarısızlık. Bu arada ailesinden kalan miras bir şekilde eline geçti ama tutumlu olmaya alışmıştı. Yaratıcı enerjisi ile siyasi eğitimini geliştirme isteği arasında gelir gider olmuştu. Ancak sonunda kararını verdi.

Olaylar birdenbire değişmeye başlamıştı. Sanatçıdan çok teknik ressam olmakla eleştirilmişti, ressamdan çok da mimar. Yine de çizimini ve suluboya resimlerini ilerletti, hatta yağlı boyayı da. Bunların hepsini okul eğitimi almadan yapmıştı. Sonraki yıllarda Viyana’daki günlerini “hayat okulum” olarak anacaktı.

Ressam Viyana’da beş buçuk yıl kaldı. Küçük bir kasabadan basit bir genç olarak gelmişti. Büyük şehirde başına hem kötü olaylar gelmiş hem de duygusuz ve katı insanlarla karşılaşmıştı. Defalarca reddedilmişti. Yıllarca arkadaşsız, umutsuz ve parasız kalmıştı. Dibin de dibine vurmuştu. Deliliğe yaklaşmıştı. Ancak hayatta kalmıştı. Zengin olamamıştı ama ailesinden kalan para olmasa bile aynı şekilde yaşamaya devam edebileceğini biliyordu. Şehri terk ettiğinde yılların deneyimi ile sertleşmiş, politika ateşi ile yanan bir adam haline gelmişti.

Viyana’yı ressam olarak terk etmişti ama dönecekti.

Evet, tahmin edileceği gibi Viyana’nın en şaşalı günlerinin zenginliği içinde kendine bir yer edinmeye çalışan bu ressam, tarihin en gaddar ve en kötü adamı olarak kabul edilen Adolf Hitler’den başkası değildi.

Bu adam, birçok ülkenin nüfusundan da fazla sayıda insanın ölümünden sorumluydu. Tek başına karar vererek bir ırka, Musevilere karşı soykırımı resmi hükümet politikası yaptı.

Alman ulusunu kabuslarının içine soktu. İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının parçalanmasından ve savaştan sonra iflaslarından sorumluydu. Bütün hatalarına ve başarısızlıklarına rağmen imparatorluklar dünyada belli bir denge sağlıyorlardı. Yeni ulusların demokrasiyi doğru uygulayabileceklerini göstermeleri, ondan da önce kendilerini yönetebilecek güçte olduklarını kanıtlamaları gerekmekteydi. Hitler, kendi başlattığı savaş sırasında, bizlerin de yardımıyla Rus komünizminin güçlenmesine de neden olmuştur.

Hitler’in John Toland tarafından yazılan biyografisinde “O ayrıca geniş kitlelerde hayranlık ve sevgi uyandırmış ve milyonlarca insanın ideali, umudu olmuştu” denmektedir.

Başka tarihçiler tarafından belirtilmektedir ki, eğer Hitler Yahudilere saldırıya geçmeden önce, 1930′ların başlarında ölseydi tarih sayfalarına en önemli Alman ve Avrupalı liderlerden biri olarak geçebilirdi. Alman ulusunun kırılan gururunu onarmıştı. Her şeyden öte Alman ekonomisini yaşadığı en korkunç enflasyondan kurtarmıştı. 1980′lerin enflasyon ölçüleri içinde bile bir el arabası dolusu parayla bir somun ekmek almaya gitmeyi düşünmek olanaksızdır.

1920′lerin Almanya’sı enflasyonun bir ülkeyi harap eden etkisini çok ciddi yaşamıştır. Hitler Almanyası’nın ekonomik anlamda düzlüğe çıkabilmesi büyük ölçüde savaş dönemi üretiminden kaynaklanmaktadır.

Hitler için söylenenin aksine, eğer Churchill 1930′lu yılların başında ölseydi, İngiltere’de oldukça zeki, gelecek vaat eden ama tarih sayfalarında sadece Birinci Dünya Savaşı’ndakî Gelibolu felaketindeki başarısızlığı ile yer alan birisi olarak hatırlanacaktı.

İngilizce konuşan dünya, Hitler’in Alman dinleyicilerini, Churchill’in kendilerini etkilediği gibi etkilediğini ve harekete geçirebildiğini kavramakta zorluk çekmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında genç bir çocukken, günümüz Amerikası’ndakinden farklı bir vatanseverlik duygusuyla büyülenmiştik. Bu kötü adama karşı yapılacak Haçlı seferine katılmak için sabırsızlanıyordum. Odam savaş haritaları ile çarpışmaların, seferlerin hatlarını belirten çizimlerle doluydu.

Tek hayalim orduya katılıp Hitler’i canlı olarak esir almak ve sonra ona akla hayale gelmeyecek eziyetler yapmaktı. Hitler, Goering, Himmler ve Goebbels celladın ilmiğinden kaçabildiler. Bunlardan daha az tanınan diğer Naziler mahkemeye çıkarıldığında sadece bir kişi duruşmanın yasallığını sorguladı. Bu kişi eski Amerikan başkanlarından birinin oğlu olan Ohio Senatörü Robert A. Taft’dı.

John F. Kennedy, Cesur Profiller adlı kitabında Senatör Taft’tan söz ederken, onun 6 Ekim 1946 tarihinde Ohio’daki Kenyon College’da Nazi savaş suçlularının yargılandığı Nuremberg Duruşması ile ilgili konuşmasından şu alıntıyı yapmıştı:

Bir dönem Alman ulusunun liderleri olan bu insanların, ne kadar alçak ve aşağılık olurlarsa olsunlar, asılmalarının savaşı engelleyebileceği yaklaşımını şüphe ile karşılıyorum, çünkü hiç kimse kazanacağını düşünmeden savaş çıkarmaz. Verilen hükümde intikam ruhunun hakim olduğunu ve bunun da adalete yer vermediğini düşünüyorum. Mahkum edilmiş olan bu 11 adamın asılması, Amerikan tarihi için uzun yıllar pişman olacağımız bir leke olarak kalacaktır.

Biz bu yargılamalar sırasında Rusların yargılamanın amacı ile ilgili görüşlerini -adalet değil de hükümet politikası olmasını- kabul ettik, bunun Anglo-Sakson gelenekleriyle ilgisi yoktur. Bu siyaseti sanki adli usulmüş gibi göstererek adalet fikrinin Avrupa için uzun yıllar sürebilecek bir dönemde itibarını düşürdüğümüzü sanıyorum. Durumu son bir kez değerlendirecek olursak, korkunç bir savaşın sonunda bile geleceğe daha fazla umutla bakabilmeliyiz, hatta düşmanlarımız bile kendilerine adil davrandığımıza inanabilmelidirler.”

Böyle bir hüküm verilirken insanın Hazreti Süleyman’ın, kilisenin bütün azizlerinin ve hatta Tanrı ile oğlunun bilgeliğine sahip olması gerekir!

Hitler hayatının hangi noktasında yanlış yaptı? Tarihçiler on yıllardır bu soruyu soruyorlar. Gelecek yüzyıllarda da sorulmaya devam edecek. Acaba damarlarında Yahudi kanı dolaştığına dair gizli korkusu mu sebep olmuştu bazı şeylere? Tarihçi John Toland bile bu soruyu cevaplayamıyor.

Yoksa genetik bir bozukluğu mu vardı? Deli miydi? İktidarın gücünü tattıktan sonraki bencillik mi? Yoksa Viyana’da yaşadığı zor günler mi neden olmuştu? O günlerde bazı Yahudilerin onu küçümsemesi ve aşağılaması mı? Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları mı? Yoksa Versay Antlaşması’na karşı duyduğu nefret mi? Herkes farklı şeyler söyleyebilir. Bilemiyoruz.

Peki ya Senatör Taft’ın rasyonel fikri hakkında ne demeli? Zaman ilerledikçe kişilik sahibi ve cesur olduğunu söyleyebiliyoruz. Ancak bu satırların yazarı, Senatör Taft’ın Nüremberg hükümlerine değinmekle yanlış yaptığını düşünüyor.

Hitler’in ve Nazi uşaklarının günahları o kadar iğrençti ki hiçbir hukuk kitabında bu suçları karşılayacak bir ceza yer almamaktadır.

Eğer gerçekten de Senatör Taft’ın dediği gibi hukuku geçmişi kapsar bir şekilde uygulayamıyorsak, şimdiki zaman için bir orta yol bulmamız gerekir ki sonraki adım olarak geleceğin hukukunu hazırlayabilelim. Nüremberg yargılamaları sırasında Napoleon’un St. Helena’ya sürgüne gönderilmesi gibi bir ceza uygulanmasını öneren düşünürler haklıydılar.

Bütün Nazi liderleri gardiyan olmayan küçük bir adaya konulmalı ve uçaktan atılan yiyecekleri birbirlerine sunacakları bir düzen içinde yaşamak zorunda bırakılmalıydılar. Birbirleriyle yüz yüze kalıp sefil hayatlarını böyle geçirmekten daha etkili bir ceza olamayacağını düşünüyorum.

Adolf Hitler’e gelince, sonsuza kadar, bu dünyada özgür insanlar nefes aldığı ve yaşadığı sürece, ruhu lanetine mahkum olsun.